ANAYASA MAHKEMESİNİN KESER ALTINTAŞ KARARI VE DERİNLEŞEN MAKUL OLMAYAN UZUN YARGILAMA SORUNU

Anayasa Mahkemesinin 10.10.2023 tarihinde yayımlanan Keser Altıntaş (B. No: 2023/18536) başvurusunda makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasıyla yapılan başvurunun incelenmesinin sürdürülmesini haklı kılan bir neden görülmediğinden düşmesine karar vermiştir.

Kararın insan hakları yargılaması açısında önemli sonuçları vardır. Öncelikle karar inceleyelim.

Başvurucu, 14/12/2016 tarihinde açtığı davada kadastro çalışmaları sırasında tespit harici yol olarak bırakılan taşınmazın eski tapu kaydına göre adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. Başvurucu, tapu iptali ve tescil davasının uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

1) Anayasa Mahkemesinin Değerlendirilmesi

Adil yargılanma hakkı kapsamına giren makul sürede yargılanma hakkı birçok AİHM kararına konu olmuştur. AİHM, Ümmühan Kaplan/Türkiye kararında bu konuda yapısal bir sorun olduğunu ve etkili bir başvuru yolunun bulunmadığını belirterek pilot karar usulünün uygulanmasına karar vermiştir. Bu karar üzerine 6384 sayılı Kanun ile makul sürede yargılanma hakkının ihlali iddiasıyla AİHM’e yapılmış başvuruları inceleme yetkisi ve görevi Adalet Bakanlığı Tazminat Komisyonu Başkanlığına (Tazminat Komisyonu) verilmiştir. Geçici 2. maddenin yürürlüğe girdiği 31/7/2018 tarihi itibarıyla Anayasa Mahkemesinde derdest olan bireysel başvuruların başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle verilen kabul edilemezlik kararının tebliğinden itibaren üç ay içinde yapılacak müracaat üzerine Tazminat Komisyonu tarafından incelenebileceği düzenlenmiştir.

Anayasa Mahkemesi -yapılan düzenlemelere rağmen- makul sürede yargılanma hakkına ilişkin olarak yapısal bir sorun bulunduğunu vurgulamış ve bu yapısal sorunun giderilmesi amacıyla makul sürede yargılanma hakkının ihlali nedeniyle ortaya çıkacak zararların tazmin edilmesi için Anayasa’nın 40. maddesi gereğince bireysel başvurudan önce etkili bir başvuru yolunun kurulması gerektiğini belirtmiştir (Nevriye Kuruç [GK], B. No: 2021/58970, 5/7/2022). Ayrıca söz konusu kararda yapısal sorunun giderilmesi için pilot karar usulünün uygulanmasına karar verilmiştir.

Nevriye Kuruç kararının yayımlanmasından sonra 6384 sayılı Kanun’un geçici 2. maddesinde 7445 sayılı Kanun’un 40. maddesi ile değişiklik yapılmıştır. Yapılan değişiklikle 9/3/2023 tarihi itibarıyla Anayasa Mahkemesi önünde derdest olan başvurulara ilişkin Tazminat Komisyonuna başvuru imkânı getirilmiştir. 9/3/2023 tarihinden sonra yapılan başvurular yönünden ise herhangi bir başvuru yolu getirilmemiştir. Ayrıca idari veya yargısal bir başvuru yolu kurulmamış, makul sürede yargılanma hakkının ihlali iddiası kapsamındaki başvuruların doğrudan Anayasa Mahkemesine yapılmasına devam edilmiştir.

Bu bilgiler ışığında, Anayasa Mahkemesine başvuru yapılmadan idari veya yargısal bir başvuru yolunun oluşturulmaması ve makul sürede yargılanma hakkının ihlali iddialarının Anayasa Mahkemesince ilk elden incelenmesine devam edilmesi nedeniyle verilen pilot kararın anlam ve öneminin ortadan kalkacağı değerlendirilmiştir. Anayasa Mahkemesinin makul sürede yargılama yapılmadığı iddiasına ilişkin başvuruları ilk elden incelemeye devam etmesi, bu aşamadan sonra temel hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi açısından bir önem taşımamaktadır. Yalnızca tazminat miktarının belirlenmesinden ibaret bu kararların 55.000’den fazla ihlal kararından sonra insan haklarının korunması ve geliştirilmesine artık bir katkı sağlamadığı da açıktır.

Anayasa Mahkemesince incelenmesinin sürdürülmesini haklı kılan bir neden kalmadığı ortadadır. Pilot kararın gereği olarak söz konusu ihlal iddiasıyla yapılan başvurulara ilişkin etkili bir başvuru yolu oluşturulduktan sonra anılan başvuruların incelenebileceği kanaatine varılmıştır.

2) Makul Olmayan Uzun Yargılama Kararlarının Tarihçesi

Türkiye’de makul olmayan uzun yargılama davaları büyük bir sorun olarak hep var olmuştur. AİHM tarafından Türkiye hakkında en çok ihlal verilen karar türü makul olmayan uzun yargılama sorunudur.. AİHM tarafından makul olmayan uzun yargılama süreleri sebebi ile 2022 sonu itibari 609 ihlal kararı verilmiştir. Bu sayı, Türkiye aleyhindeki 3285 ihlal kararının %18,58’i oluşturmaktadır. (Annual report of European Court of Human Rights 2021”, 189). Benzer bir tablo AYM kararlarında da görülmektedir. AYM’nin verdiği  kararların büyük kısmı makul olmayan uzun yargılamalarla ilgilidir. (Bireysel Başvuru İstatistikleri: 2012-2020)

AİHM, 2012 yılında Ümmühan Kaplan pilot kararını almıştır. Ümmühan Kaplan kararından sonra Türkiye, gerek İnsan Hakları Tazminat Komisyonunu gerekse diğer idari ve yasal değişiklileri öne sürerek benzer başvuruların düşürülmesini talep etmiştir. AİHM, Turgut vd./Türkiye  (Appl. No: 4860/09, 26/03/2013) kararı ile bu dosyaları düşürmüş ve iç hukuktaki oluşturulan başvuru yoluna yönlendirmiştir.

Ümmihan Kaplan kararı 2012 yılında ve Turgut vd/Türkiye kararı ise 2013 yılında verilmiştir. Bakanlar Komitesi ise 2014 yılında Ümmühan Kaplan ve Ormancı Grubu altında takip ettiği bütün makul olmayan uzun yargılama davalarını son karar ile kapatmıştır. (Resolution CM/ResDH(2014)298, “ORMANCI AND OTHERS AND 281 OTHER CASES AGAINST TURKEY”)

Burada aradan geçen 10 yıldan fazla sürede aslında sorunun çözülmediği hatta daha büyüdüğü açıkça görülmektedir.

Yukarda sunduğumuz listede görüleceği üzere Türkiye’de 2002-2019 yılları arasında yargılama sürelerinin düzenli olarak artığı görülmektedir. (Adli İstatistikler 2012-Adli İstatistikler 2019)

3) İhlaller Nasıl Ortadan Kaldırılır?

Kararın ayrıntılarını değerlendirmeden önce makul olmayan uzun yargılama ihlallerinin nasıl ortadan kaldırılacağını incelemek gerekir. Bu ihlallerin iki şekilde ortadan kaldırılması mümkündür. Öncelikle makul olmayan uzun yargılama devam eden ihlal türü olup bir an önce sonlandırılması gerekir. Yani bu durumdaki davaların bir an önce sonuçlandırılması temel giderimdir. İkinci olarak makul yargılama süresini aşan davalarda uygun bir tazminat ödenmesi gerekir. (Muammer Öz, AİHM Kararlarının Uygulanması ve Türkiye Örneği, s. 263) 

AYM, bugüne kadar verdiği kararlarda yargılama devam etse de sadece tazminat ödemesine karar vermekle yetindiği görülmektedir. Fakat AYM , Nevriye Kuruç kararında  yargılamanın biran evvel sonuçlandırılması ile ilgili tedbirler alınması gerektiğini vurgulamış ve pilot karar usulünü başlatmıştır. (Nevriye Kuruç, 103-109)

Yapılan Kanun değişikliği ile 9/3/2023 tarihinden  önce AYM’ye yapılan makul olmayan uzun yargılama süresinden kaynaklı başvuruların İnsan Hakları Tazminat Komisyonuna gönderilmesi düzenlenmiştir. Söz konusu Kanun değişikliğinin 9/3/2023 tarihinden sonraki başvuruları karşılamadığı ve tazminat dışında bir giderim öngörmediği açıktır.

AYM, Keser Altıntaş kararına ısrarlı olarak tazminat kararlarının bir giderim sağlamadığını ve sadece tazminat ödenmesinin yeterli olmadığını ifade etmiş ve başvuruyu bu gerekçe ile düşürmüştür. Temelde tazminat tek başına yetersiz olsa da AYM’nin ulaştığı sonuçlar tutarsızdır.

Öncelikle AYM’nin sadece tazminat ödenmesinin etkili bir yol olmadığına dair yaklaşımını inceleyelim.

4) Tazminat Ödenmesinin Etkili Bir İç Hukuk Yolu Olmadığı Argümanı

AYM’nin düşme kararına gerekçe yaptığı temel konulardan birisi, hükmettiği tazminatların ihlali ortadan kaldırmak için yeterli olmadığıdır. Bu düşüncenin AYM’nin daha önceki kararları ile tutarsız olduğunu ayrı bir başlık altında inceleyeceğiz. Burada üzerinde durmak istediğimiz “sadece tazminat ödenmesinin insan hakları korunması ve geliştirmesine hiçbir giderim sağlamadığı” argümanıdır.

Makul olmayan uzun yargılamada ihlalin iki şekilde ortadan kaldırılması gerekmektedir. Birincisi yargılamaların bir an evvel sonuçlandırılması ve tazminat ödenmesidir.

Burada AYM’nin de vurguladığı ve istatistiklerin de ortaya koyduğu üzere yargılamaların derhal sonuçlandırılması ile ilgili bir ilerleme sağlanamamakta hatta durum daha da kötüye gitmektedir. Elbette böyle bir durumda tazminat ödenmesi tek başına yeterli değildir. Tazminatın yeterli bir giderim sunmaması tamamen etkisiz bir giderim olduğu anlamına gelir mi?

Birçok başvurucu açısında bu sorunun cevabı tazminatın tamamen etkisiz olmadığıdır. Özellikle yargılamanın kesinleştiği başvuruları oluşturan grup için aslında tazminat ödenmesi haricinde yapılabilecek hiçbir şey kalmamıştır. Bu anlamda kesinleşmiş davalar için tazminat etkin bir yöntemdir. En azından başvurucuların bu konuda manevi zararları tazminat ile giderilmiş olur.

Bu konuda ikinci grup devam eden yargılamaların oluşturduğu başvurulardır. Bu yargılamalar için en önemli giderim öncelikle davaların sonuçlandırılmasıdır. Fakat yıllarca bu davaları takip etmiş, mahkeme harcı avukatlık ücreti gibi masraflara katlanmış başvurucular için tazminat nispi bir tatmin sağlamaktadır. AYM ise burada yargılamayı sonuçlandırmak ve tazminat ödemek için etkin bir başvuru yolu yok ise kendisinin vereceği tazminat kararının faydasız olduğunu kabul etmektedir.  Bir mahkemenin başvurucunun lehine tam adaleti sağlamayacağını düşünmesi sonrası aksi bir tutum alarak hakkı tamamen yargı koruması dışında bırakması açıkça çelişkidir. Tam bir tatmin sağlanamıyorsa en azından kısmı tatmin sağlayan tazminat ödenmesi başvurucu açısında önemlidir.

Üçüncü grup ise potansiyel başvuruculardır. AYM tazminatın etkisiz olduğunu kabul edebileceği ancak bu gruba girecek potansiyel başvuruculardır. Yani potansiyel başvurucuları için temel giderim makul sürede yargılama hakkının korunmasıdır.

Diğer iki grup için tazminat kısmen etkili bir tatmin yöntemidir. Bu anlamda AYM kararının hukuka aykırı olduğu açıktır. Aslında aşağıda açıklayacağımız üzere AYM bugüne kadar verdiği on binlerce tazminat kararında tazminatın ekili olmadığı düşüncesinin doğru olmadığını bizzat göstermiştir.

AYM’nin, tazminatın etkili olmadığı şeklindeki kararı iki açıdan kendi kararları ile çelişmektedir.

Öncelikle AYM sadece tazminat içeren düzenlemeyi daha önce iki defa etkili görmüştür.

Anayasa Mahkemesi, 25/7/2018 tarihli 7145 sayılı Kanun’un 20. maddesi ile İnsan Hakları Tazminat Komisyonuna başvurunun ilk bakışta başarı şansı sunma ve yeterli giderim sağlama kapasitesi olduğunu kabul ederek 31/7/2018 tarihi itibarıyla derdest olan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine dair şikâyetlere ilişkin başvurularda, başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemezlik kararı vermiştir (Ferat Yüksel, B. No: 2014/13828, 12/9/2018).

Anayasa Mahkemesi, 7445 sayılı Kanun’un 40. Maddesi ile 9/3/2023 tarihi itibarıyla önünde derdest olan yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı veya mahkeme kararlarının geç veya eksik icra edildiği ya da icra edilmediği iddialarıyla yapılan başvurulara ilişkin olarak Anayasa Mahkemesinin başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle verdiği kabul edilemezlik kararından sonra İnsan Hakları Tazminat Komisyonuna başvuru yapılmasının yolu açılmıştır. Anayasa Mahkemesi anılan değişiklikten sonra verdiği Veysi Ado ([GK] B. No: 2022/100837, 27/4/2023) kararında, yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı iddiasıyla yapılan başvurulara ilişkin olarak İnsan Hakları Tazminat Komisyonuna başvuru yolunun tüketilmesi gereken yol olduğunu belirtmiştir

Eğer sadece tazminat ödenmesi yetersiz bir yöntem ise AYM neden 2018 yılında ve 2023 yılında yapılan Kanun değişikliği ile AYM önündeki makul olmayan uzun yargılama davalarının İnsan Hakları Tazminat Komisyonuna başvurulması gerekçesi ile düşmesine karar verdi?

AYM’nin burada çok ciddi bir çelişkiye düştüğü görülmektedir. Eğer sadece tazminat ödenmesi yeterli bir giderim değil ise 2018 ve 2023 değişikliği sonrası kararları etkin olmayacak tazminat yolu olan İnsan Hakları Tazminat Komisyonuna göndermemesi gerekirdi. AYM ise her iki değişiklikten sonra da tazimat ödenmesini etkin bir yol olarak görmüş ve bütün derdest makul olmayan uzun yargılama davalarını İHTK’ye  göndermiştir.

AYM’nin tazminatın yetersiz olduğuna dair düştüğü ikinci çelişki, Nevriye Kuruç kararına kadar makul olmayan uzun yargılamayla ilgili davalarda tazminata hükmetmek ile yetinmesidir.. Eğer sadece tazminata hükmedilmesi yeterli bir giderim değil ise neden daha önceki on binlerce kararda gerekli tedbirlerin alınmasına açıkça karar vermemiştir?

Nevriye Kuruç kararında AYM kendisinin tazminat dışında tedbir almakla ilgili yetkisinin olduğunu kabul etmiştir.

Bireysel başvuru kapsamında bir temel hakkın ihlal edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural, mümkün olduğunca eski hâle getirmenin yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun için ise öncelikle ihlalin kaynağı belirlenerek devam eden ihlalin durdurulması, ihlale neden olan karar veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılması, varsa ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi zararların giderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması gerekmektedir (Nevriye Kuruç [GK], B. No: 2021/58970, 5/7/2022, §103) 

 İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilmeden önce ihlalin kaynağının belirlenmesi gerekir. Buna göre ihlal; idari eylem ve işlemlerden, yargısal işlemlerden veya yasama işlemlerinden kaynaklanabilir. İhlalin kaynağının belirlenmesi uygun giderim yolunun belirlenebilmesi bakımından önem taşımaktadır (Nevriye Kuruç [GK], B. No: 2021/58970, 5/7/2022, §104) 

Burada sorulması gereken temel soru bireysel başvurunun ihdas edildiği 2012 yılından Nevriye Kuruç kararına kadar etkili bir hukuk yolu olarak görülen tazminat ödenmesi neden etkisiz bir yola dönüşmüştür?

Bu sorunun cevabı hukuki olmaktan ziyade AYM’nin iş yükü sorununu ile ilgilidir. AYM’nin benzer konuda binlerce karar vermek istememesi anlaşılabilir bir durumdur. Fakat AYM‘nin iş yükü ve benzer içerikte dava istememesi kişilerin hak arama hürriyetini ortadan kaldıracak bir argüman olamaz.

5) İkincillik İlkesi Argümanı

Anayasa Mahkemesi öncelikle bireysel başvuru yolunun ikincilliğine atıf yapmıştır.

İkincillik ilkesi, AİHM’in içtihat yolu ile ortaya koyduğu ve uluslararası hukukta genel olarak benimsenen bir ilkedir. 15 nolu Ek Protokol ile ikincillik ilkesi AİHS eklenmiştir. Bu ilkeye göre insan haklarının korunması temel olarak taraf devletlerin sorumluluğundadır. Yine bu ilke gereği ihlallerin nasıl ortadan kaldırılacağını en iyi ilgili devlet bilecek durumdadır.  Bu anlamda bireysel başvuru makamları AİHM bir hakkın korunması konusunda öncelikle taraf devletlerin bulduğu çözümlere saygı duyacaktır. Ancak taraf devlet bu yükümlüğü yerine getirmez ise ihlale karar verecektir. AYM açısında anlamı ise kişilerin hak ve özgürlüklerini korumak öncelikle yargı, yasama, yürütme ve yürütmenin altı olarak idarenin görevidir. Ancak bu makamlar hak ve özgürlükleri koruyamaz ise AYM ikincillik ilkesi olarak bu başvuruları inceleyecektir.

Anayasa Mahkemesi bu kararda ikincillik ilkesini fark bir şekilde yorumlamıştır. AYM’e göre makul olmayan uzun yargılama konusunda 55.000 civarı karar verilmesi ve bu konuda Nevriye Kuruç pilot kararı ile yapısal sorunu tespit ettiğinden artık ikincillik ilkesi gereği aynı konuda ihlale karar veremeyeceğini belirmektedir. Bu gerekçe aslında ikincillik ilkesinin tamamen yanlış yorumlanmasıdır. İkincilik ilkesi başvurucuların ihlal iddialarını incelemeye engel olması için konulmuş bir ilke değildir. Aksine iç hukuk makamlarının ilk elden görevini yapmadığında bireysel başvuru makamı olarak AYM’nin bu ihlali ortadan kaldırılması için gerekli giderimlere karar vermesi gerekir.

AYM, bu kararı ile olağan koruma mekanizmalarının sorumluğunun yerine getirilmediğini kabul etmenin ötesinde kendisi de ikincil koruma yolunu işletmeyeceğine karar vermiştir. Diğer bir ifade ile her iki koruma yolu da devre dışı kaldığını belirtmiştir. Burada bir bireysel başvurunun amacının tam da olağan koruma yollarının işe yaramadığında devreye girmek olduğunu ifade etmek gerekir.

Ayrıca AYM’nin görevi, ihlalinin varlığını tespit etmekten daha fazlasıdır. Zaten başvurucular birinci korumanın etkisiz olduğu için AYM’ye başvurmuştur. AYM, Keser Altıntaş düşme kararı ile varlık amacının zıddı bir karar almıştır. Benzer durumda olan herkes için var olan başvuru yolunu da ortadan kaldırmıştır.

Ayrıca belirmek isteriz ki AYM Türk iç hukuku anlamında ikincil bir yol olsa bile AİHS anlamında ikincilliğinden bahsetmek mümkün değildir. Yani AİHS kapsamında Türkiye Cumhuriyeti yasama, yürütme ve yargıdan bir bütün olarak yükümlüdür. Bu sorumluğu sadece TBMM ve yürütmeye ait bir görev değildir. Dolayısı ile gerek AİHS 6. Madde gerekse Ümmühan Kaplan pilot kararında belirtilen ihlalleri ortadan kaldırmak aynı zamanda Türk yargı sisteminin en üstündeki makam olarak Anayasa Mahkemesine de düşmektedir. Bu anlamda AYM iç hukukta ikincil olma prensibine dayanarak uluslararası hukuk anlamında yükümlüğünden kaçınmaya çalışmaktadır. Dolayısı ile AYM, AİHS kapsamında yükümlülükten kaçmak yolunu seçmiştir.

AYM’nin etkili bir yolun olmamasından dolayı ikincil yolun işletilememesinin pratikte doğuracağı sonuçları incelemek gerekir. Diğer bir ifade ile Anayasa Mahkemesi kendisinin ikincil olduğu ve olağan yoların işlemediğinden bu konuda görevini yapmanın gereksiz olduğunu düşünmektedir. Benzer bir uygulamayı başka makamlar yaptığında olası sonuçları inceleyelim.

Örneğin Türk hukukunda mahkemeler genellikle 3 aşamalı bir yargılama sistemi öngörmektedir. Bu anlamda ilk derece mahkemeleri taraflar için etkin bir yol olmaz ve adil kararlar vermez ise üst mahkemeler AYM gibi mi tutum alacak? Yani istinaf mahkemeleri, Yargıtay ve Danıştay eğer AYM’nin yaklaşımını benimseyebilir. Yani ilk derece mahkemelerinin devamlı hukuka aykırı karar vermeleri nedeniyle kararları denetlemekten çekinmeleri ve davaları bir yolla düşürmeleri gerekir.

Hatta Türkiye eğitim sisteminin en üst makamını temsil eden Üniversitelerin de eğer ilk ve orta öğretim kurumları etkin bir eğitim vermiyor ise öğrenci kabul etmemesi gerekir. Bu duruma benzer birçok örnek türetilebilecektir.

Dava özeline dönersek AYM, etkin bir başvuru mekanizmasının olmadığını tespit ettiğinde başvurucuların haklarını korumak için daha aktif bir tutum alması gerekir.

Benzer Kararların Verilmesi Sonraki Başvuruların İncelenmesinde İnsan Haklarının Korunmasın Fayda Sağlamaz Mı?

AYM, makul olmayan uzun yargılama konusunda 55.000 civarı karar verdiğini ve bu aşamadan sonra benzer karar vermenin insan haklarının korunmasına faydasız olduğunu ifade etmiştir. Bu argüman oldukça tartışmalıdır.

Burada öncelikle bireysel başvurunun amacına değinmek gerekmektedir. AİHM ve AYM gibi bireysel başvuru kabul eden mahkemelerin birbiri içine geçmiş iki görevi vardır. Birinci görevi, bir hak ve özgürlük ihlalinin tespit etmesi, bu yolla benzer ihlallerin de ortadan kaldırılması için yol göstermek. Bu görevi anayasal karar almak olarak isimlendirebiliriz. İkinci görevi ise başvurucuların olağan yollara başvurmasına rağmen özgürlük ve hak ihlalinin ortadan kaldırılmadığı durumda gidilecek son makam olmasıdır. Bu görevi bireysel adaleti sağlamak olarak isimlendirebiliriz.

AİHM ve AYM bir hak ve özgürlük ihlali tespit ettiğinde anayasal karar almış olmaktadır. İdeal şartlarda bundan sonra söz konusu ihlallerin yaşanmaması için gerekli tedbirlerin alınması gerekir. Fakat uygulamada AİHM ve AYM de benzer ihlallerin tekrar tekrar önüne gelme sorunu ile karşılaşmaktadır. Bu durumda benzer ihlallerin ortadan kaldırılması için pilot karar uygulamasına bir yöntem olarak başvurulmaktadır.

Fakat daha önce karar verilmesi ve buna rağmen benzer ihlallerin devam etmesi, AİHM’in ve AYM’nin yeni başvuruları incelemesine engel değildir. Her ne kadar daha önceki kararda ilkeler ortaya konsa da bu durum yeni ihlalin ortaya çıkmasını engellememiştir. Etkin bir yol olmadığından başvurucuların, AYM’ye ve AİHM’e gitmekten başka seçeneği yoktur. Bu anlamda AYM ve AİHM’in görevi aynı zamanda bireysel adaleti korumak olduğundan bu başvuruları da incelemesi gerekir.

Bu anlamda alternatif yöntemler denenebilir. Nitekim AİHM, Ümmühan Kaplan pilot kararı, AYM ise Nevriye Kuruç pilot kararı ile bu alternatif yolları denemiştir. Fakat bu yola başvurması makul olmayan uzun yargılama konusunun bireysel başvuru dışına çıkarıldığı anlamına gelmez.

AYM, Keser Altıntaş kararı ile bireysel adalete karşılık gelen görevini yapmayacağını belirtmiştir.

6) AYM’e Yargılama Görevinden Kaçınılabilir Mi?

AYM’nin görevi Anayasa’da ve kanunlarda açıkça düzenlenmiştir.

Anayasa’nın 36. Maddesi ; “Herkes, meşrû vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.” 

Anayasa Mahkemesi Kanunu’nu 3. Maddesi bireysel başvuru ile ilgili olarak “c) Anayasanın 148 inci maddesi uyarınca yapılan bireysel başvuruları karara bağlamak.” olarak tanımlanmıştır.

Bireysel başvuru hakkı ile ilgili 45. Maddede “(1) Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye’nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir.  (2) İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir. 

(3) Yasama işlemleri ile düzenleyici idari işlemler aleyhine doğrudan bireysel başvuru yapılamayacağı gibi Anayasa Mahkemesi kararları ile Anayasanın yargı denetimi dışında bıraktığı işlemler de bireysel başvurunun konusu olamaz.”

Yukarda yer verilen Anayasa ve Kanun hükümlerinde açıkça görüleceği üzere Anayasa Mahkemesinin görev alanına giren bir konuda karar vermekten çekinmesi mümkün değildir. Makul olmayan uzun yargılamadan kaynaklanan ihlaller anayasal koruma kapsamında çıkarılmamıştır. Aynı zamanda etkin bir başka yol var olup da başvurucularca tüketilmemesi de söz konusu değildir. Dolayısı ile AYM’nin düşürme kararı hukuk dışı, görev yetkilerini aşan bir karardır.

AYM, düşme kararını verirken Ivanov/Ukrayna pilot kararına dayandırmaktadır. Yuriy Nikolayevich Ivanov/Ukrayna (B. No: 40450/04, 15/10/2009) kararı sonucu Ukrayna bazı tedbirler almıştır. Alınan bu tedbirler yeterli gelmemiştir. AİHM, Burmych vd/Ukrayna kararında benzer durumda olan binlerce başvuruyu Bakanlar Komitesinin denetiminde iç hukukta giderim sağlanması için listeden silmiştir. Bakanlar Komitesi Ivanov grubu kararları uygulanması takibi devam etmekte ve Ukrayna’dan alınan tedbirler konusunda bilgi sunulmasını istemektedir. Dolayısı ile iç hukuka geri gönderilen kararlar bir yolla takip edilmeye devam edilmektedir. (Exec: Yuriy Nikolayevich v Ukraine)

Bu anlamda AYM’nin Keser Altıntaş kararı ve AİHM, Burmych vd/Ukrayna kararı arasında yaptığı kıyas uygun değildir. Yukarda belirttiğimiz üzere Ukrayna’da yargı kararlarının uygulanmaması sorunu Bakanlar Komitesi tarafından izlenmekte ve Ukrayna kararın uygulanması konusunda teşvik edilmektedir. Fakat benzer bir yolun Türk iç hukukunda olmadığı açıktır. Anayasa Mahkemesi kararında açıkça Nevriye Kuruç pilot kararının gereği gibi uygulanmadığını ve bu başvuruların inceleneceği bir yol olmadığını ifade etmiştir. 

AYM, AİHM kararında farklı olarak olmayan bir yola ve takip edilmeyen bir karara atıfla bütün mevcut ve potansiyel başvuruları tamamen keyfi şekilde hukuk dışına çıkarmıştır.

7) Makul Olmayan Uzun Yargılama İle İlgili Başvuruların Diğer Başvuruların İncelenmesine Engel Olduğu Argümanı Geçerli Midir?

AYM’nin dayandığı bir diğer argüman, makul olmayan uzun yargılama davaları ile ilgilenmenin diğer hakları incelemesine engel olabileceğidir.

“Anayasa Mahkemesinin Anayasa’nın uygulanması ve yorumlanması veya temel hakların kapsamının ve sınırlarının belirlenmesi ya da insan haklarına saygının gerekli kıldığı hâllerin hiçbirini içermeyen on binlerce başvuruyu ilk elden incelemek zorunda kalması yaşam hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı, ifade özgürlüğü gibi diğer temel hak ve özgürlüklerin ihlali iddiasıyla yapılan başvuruları incelemesini güçleştireceği gibi bizatihi Anayasa Mahkemesi önünde geçen süre bakımından makul sürede yargılanma sorununa da yol açabilecektir.” (Keser Altıntaş [GK], § 79) 

Bu argüman oldukça tartışmalıdır. Öncelikle AYM’nin çatışan iki hak konusunda birisine üstünlük tanıması bazı durumlarda kabul edilebilir. Fakat burada AYM’nin demek istediği kendisinin makul olmayan uzun yargılama davaları ile ilgilenmesinin işkence ve kötü muamele yasağı, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı, ifade özgürlüğü ihlali gibi başvuruları incelemeden alıkoyacağı düşüncesidir.

Öncelikle AYM yaklaşımı bazı hakların diğer haklardan daha fazla incelemeyi hak ettiği ve gerekirse bu hakları için daha az önemli olanların incelenmesinde vazgeçilebileceği sonucunu doğurmaktadır. Bu ise tutarsız ve kabul edilemez bir yorumdur. Elbette bazı haklar konusunda daha ivedi bir şekilde karar verilmesi hakkın niteliğine uygundur. Mesela kişi özgürlüğünün ihlali veya yaşam hakkı ihlalleri gibi başvurular makul olmayan uzun yargılama hakkı ihlallerinden öncelikli olarak incelenebilir. Burada sorun bu hakları inceleyebilmek için adil yargılama hakkı kapsamında olan makul sürede yargılanma hakkının koruma kapmasına çıkarılabileceği düşüncesidir. Bu şekilde haklar arasında bir sıralama ve atlık-üstlük düşüncesi kabul edilemez.

Eğer AYM, işkence ve kötü muamele yasağı, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı, ifade özgürlüğü gibi konulardaki başvuruları öncelikle incelemenin gerekli olduğunu düşünüyorsa bu başvuruları öne alabilir. Fakat bu asla bir hakkın koruma kapmasına çıkarılmasına gerekçe yapılamaz.

8) Başvurunun İncelenmesinin Sürdürülmesini Haklı Kılan Bir Neden Yok Mudur?

AYM, düşme kararına gerekçe olarak İçtüzük’ün 80. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (ç) bendine göre “Bölümler ya da Komisyonlarca saptanan herhangi bir başka gerekçeden ötürü, başvurunun incelenmesinin sürdürülmesini haklı kılan bir neden görülmemesi hâlinde düşme kararı verilebilir” hükmüne dayanmıştır. Anılan hükümdeki “saptanan başka bir gerekçe” ilgili yorum açıkça çelişkili ve maddenin amacına ve sistematik yorum metotlarına aykırıdır.

İçtüzüğün ilgili maddesini bütüncül inceleyelim:

MADDE 80- (1) Bölümler ya da Komisyonlarca yargılamanın her aşamasında aşağıdaki hâllerde düşme kararı verilebilir:

  1. a) Başvurucunun davadan açıkça feragat etmesi.
  2. b) Başvurucunun davasını takipsiz bıraktığının anlaşılması.
  3. c) İhlalin ve sonuçlarının ortadan kalkmış olması.

ç) Bölümler ya da Komisyonlarca saptanan herhangi bir başka gerekçeden ötürü, başvurunun incelenmesinin sürdürülmesini haklı kılan bir neden görülmemesi.

İlk üç paragrafta, feragat, takipsiz bırakma ve ihlalin ortadan kalkması yer almaktadır. “Saptanan başka bir gerekçe” hükmü ise ilk 3 maddeye girmeyen bir konuda gerektiğinde düşme karar verilebileceğini ifade etmiştir.

Öncelikle c) maddesinde belirtilen “ihlalin ve sonuçlarının ortada kalmadığı” anlaşılmaktadır. Burada manayı muhalifi ile eğer ihlal ve sonuçları devam ediyorsa düşmeye karar verilemez demektedir. Açıkça ihlalin sonuçları devam ettiği sürece dosyanın düşürülemeyeceği hükmüne rağmen yorum yolu ile var olmayan bir düşme sebebinin ortaya konulması hukuki yorum kurallarına ve usule aykırıdır.

İkinci olarak İçtüzük, Anayasa Mahkemesine yeni bir hak ve yetki veremez. Ancak var olan hak ve yetkilerinin kullanımı ile ilgili ilkeleri düzenleyebilir. Bu sebeple Anayasa, AİHS ve Anayasa Mahkemesi Kanunu ile kişilere verilen başvuru hakkının AYM tarafında İçtüzük ile ortadan kaldırılması mümkün değildir.

9) Kararın Olası Sonuçları

Anayasa Mahkemesinin Keser Altıntaş kararı sonucunda makul olmayan uzun yargılama başvuruları açısında birkaç ihtimal ortaya çıkmıştır.

Öncelikle iç hukuk anlamında makul olmayan uzun yargılama ile ilgi etkin bir başvuru yolu kalmamıştır. Bunun sonucu olarak başvurucuların bu konuda AYM’ye  başvurmasında hukuki bir yarar yoktur. Bunun diğer sonucu olarak başvurucuların doğrudan AİHM’e başvuru yapmaları mümkün hale gelmiştir. Hatta AYM’nin etkili bir yol olmadığı ortaya çıkmıştır. Keser Altıntaş kararı ile Resmi Gazetede yayımlandığı için başvuru süresi için 10.10.2023 tarihi başlangıç kabul edilebilecektir. Bu sebeple özellikle kesinleşen mahkeme kararları sebebi ile yapılan başvuruların 4 ay içinde AİHM başvurması uygun olacaktır.

Keser Altıntaş kararı sonrası Bakanlar Komitesi tarafında son kararla kapatılan Ümmühan Kaplan kararının tekrar incelemeye alınması muhtemeldir. Aynı şekilde AİHM’in Turgut vd/Türkiye kararındaki içtihadından dönerek Türkiye’de yapılan makul olmayan uzun yargılama başvurularını incelemesi mümkündür.

İkinci ihtimal AİHM, Burmych vd/Ukrayna kararındaki gibi makul olmayan uzun yargılama konusundaki yeni başvuruları Ümmühan Kaplan Pilot kararı ile incelenmesi için Bakanlar Komitesine yönlendirebilecektir.

Burada asıl yapılması gereken ise makul olmayan uzun yargılamalar konusunda yeni bir yol oluşturulması ve yargılama sürelerinin kısaltılması için gerekli yasal ve idari düzenlemelerin yapılmasıdır. Daha öncesi süreçte yargılama sürelerinin düşürülmesi için pek çok yasal düzenleme ve idari tedbir alındığı görülmektedir. Fakat alınan tedbirlerin yeterli olmadığı açıktır. (Bkn. Muammer Öz, AİHM Kararlarının Uygulanması ve Türkiye Örneği, s. 263 vd.)

Yapılacak yeni düzenleme ve tedbirler ile makul olmayan uzun yargılama sorunun çözülmesi ve mağdurların uygun tazminat almasının önü açılmış olacaktır.

Av. Dr. Muammer ÖZ

ULUSAL MARKER SORUNU VE MAHKEMELERİN İDARİ PARA CEZALARINA YAKLAŞIMI

ULUSAL MARKER SORUNU VE MAHKEMELERİN İDARİ PARA CEZALARINA YAKLAŞIMI

Akaryakıt istasyonlarının karşılaştığı önemli sorunların başında denetimler esnasında satılan akaryakıtın içinde ki ulusal marker seviyesi geçersiz olduğu gerekçesiyle kesilen idari para cezası uygulamaları gelmektedir.

5015 sayılı Kanunun 18’inci maddesi ile öngörülen Ulusal Marker uygulaması, 01.01.2007 tarihi itibarıyla yurt içinde pazarlanacak olan benzin, motorin ve biodizel yakıtlara ulusal marker eklenmesi uygulamasına geçilmiştir.  Bu uygulamanın kapsamı 01.07.2013 tarihinden itibaren gazyağı ve naftayı içine alacak şekilde genişletilmiştir.

Kimyasal niteliğe sahip olan ulusal marker piyasa da satılan akaryakıtın kaçak olup olmadığını belirleme de önemli bir rol oynamaktadır. Ulusal marker kullanımı ile birlikte petrol piyasasında kaçak satışlar neredeyse bitme noktasına gelmiştir.

Ulusal marker sıvı ve kimyasal niteliğe sahip olup üretim formülü gizli tutulmakta olup dağıtım firmaları tarafından piyasaya sunulan akaryakıt içine enjekte edilmektedir.

 Anayasa Mahkemesine yapılan bir başvuru üzerine yüksek mahkemenin EPDK’ya yöneltmiş olduğu bazı sorulara kurumun vermiş olduğu cevapta “ulusal marker”ın kullanımını şu şekilde beyan etmişlerdir:

“Rafinerici ya da dağıtıcı lisans sahiplerine teslim edilen ulusal marker, uygulama kapsamındaki ürünlere rafineri çıkışında, gümrük girişinde veya ilk defa ticari faaliyete konu edileceği diğer tesislerde konsantrasyonda olacak şekilde ilgili lisans sahipleri tarafından bağımsız gözetim firması nezaretinde eklenmektedir.

Ulusal marker ekleme işlemleri otomatik dozaj kontrollü enjeksiyon cihazları
kullanılmak suretiyle yapılmaktadır. Ekleme işlemi tamamlandıktan sonra ve
akaryakıt piyasaya arz edilmeden önce yeterli şart ve seviyenin sağlanıp
sağlanmadığı lisans sahiplerince kendi ellerindeki cihazlarla (marker K+) kontrol
edilmektedir. Ulusal markere ilişkin saha denetimlerinde ulusal marker kontrol
cihazları (marker XP+) kullanılmaktadır. Denetim sonucunda alınan numuneler
akredite laboratuvarlarda marker referans cihazlarıyla kontrol edilmektedir.
Akaryakıt içindeki ulusal marker seviyesinin belirlenmesinde nihai olarak akredite
laboratuvarlarda yapılan ölçümler esas alınmaktadır.”(AYM, Şeyhmuz Çakar, B.No 2020/5094 & 22.i)

Kaçak akaryakıtın önüne geçilmek üzere geliştirilmiş bu formül uygulamada her zaman sağlıklı sonuçlar vermemektedir. Bu durumun mağduru da her zaman akaryakıt bayileri olmuştur.

Çünkü rutin ulusal marker ekleme işlemleri sırasında homojenleşme sağlanmakla birlikte istisnai olarak enjeksiyon sisteminden kaynaklı olarak homojen karışmama ve tabakalaşma gibi teknik sorunlarla karşılaşılabilmektedir. Bazı denetimler de yakıt tank seviyesinin aşağılara düşmüş olması da ulusal marker seviyesinin doğru bir şekilde tespit edilmesini engellemektedir. Bundan dolayı denetimler esnasında yakıt tankında ki yakıtın seviyesi mutlaka tespit edilmelidir.

Ulusal marker seviyesinin geçersizliğinden dolayı EPDK tarafından akaryakıt bayilerine yönelik idari tedbirler uygulama yetkisi ve bu yetkinin sınırlarının ne olduğunu ulusal ve uluslararası hukukta düzenlenmiştir.  

A) Ulusal Hukuk’ta Düzenleme Şekli:

5015 sayılı Petrol Piyasası Kanun’un “Lisans sahiplerinin temel hak ve yükümlülükleri” kenar başlıklı 4. maddesinin dördüncü fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

“Bu Kanuna göre faaliyette bulunanlar;

ı) Piyasa faaliyetlerinde, Kurulun belirleyeceği teknik düzenlemelere uygun akaryakıt sağlamak,

  1. l) Kaçak akaryakıt veya sahte ulusal markerelde etmeye, satmaya ya da herhangi bir piyasa faaliyetine konu etmeye yarayacak şekilde lisansa esas teşkil eden belgelerde belirlenenlere aykırı sabit ya da seyyar tank, düzenek veya ekipmanı bulundurmamak,

İle yükümlüdür.”

5015 sayılı Kanun’un “Bayiler” kenar başlıklı 8. maddesinin ikinci fıkrası şöyledir:

“Bayiler lisanslarının devamı süresince;

  1. a) Bayisi olduğu dağıtıcı haricinde diğer dağıtıcı ve onların bayilerinden akaryakıt ikmali yapılmaması,
  2. b) Tağşiş ve/veya hile amacıyla akaryakıta katılabilecek ürünlerin akaryakıta katılmaması ve istasyonunda bulundurmaması,

İle yükümlüdür.”

5015 sayılı Kanun’un Ulusal marker kenar başlıklı 18. maddesinin 6455 sayılı Kanun’un 43. maddesiyle değişik hâli şöyledir:

“Yurt içinde pazarlanacak akaryakıta veya akaryakıtla harmanlanan ürünlere rafineri çıkışında veya serbest dolaşıma girişinde rafinericilerce ve dağıtıcılarca Kurumun belirleyeceği şart ve özellikte ulusal marker eklenir. Biyoyakıt ilk üretim merkezleri ile tasfiye edilecek akaryakıt için ulusal marker ekleme noktaları Kurum tarafından belirlenir. Ulusal marker ekleme işlemleri Kurumca yetki verilen bağımsız gözetim firmalarının nezaretinde Kurumun belirleyeceği usul ve esaslara göre yapılır. Ulusal marker ekleme işlemlerinde meydana gelecek usulsüzlüklerden lisans sahibi ile bağımsız gözetim firmaları müştereken sorumludur.

Ulusal marker eklemekle yükümlü lisans sahipleri, her yıl Kasım ayı içinde takip eden yıla ait pazarlama projeksiyonlarını Kuruma bildirir ve bu projeksiyona göre Kurumca temin edilecek ulusal marker, Kurumca belirlenecek usul ve esaslara göre akaryakıta eklenmek üzere ilgili lisans sahiplerine teslim edilir.

Kurum, ulusal marker ve idarî ve teknolojik yöntemler ile bir denetim sistemini kurar. Valilikler, görevli elemanların başvurusu halinde denetim amaçlı alınacak numunelerin kullanıcı ve bayilerden alınmasını ve emniyetini sağlamakla yükümlüdür.

Numunelerde yapılacak testlerde ulusal markerin gerektiği şart ve seviyede bulunmadığı laboratuvar analizi ile tespit edildiğinde, 19’uncu madde hükümleri uygulanır.”

5015 sayılı Petrol Piyasası Kanun’un “İdari para cezaları” kenar başlıklı 19. maddesi şöyledir:

“Bu Kanuna veya ilgili mevzuata aykırı faaliyet gösterilmesi hâlinde sorumluları hakkında Kurulca aşağıdaki idari para cezaları uygulanır:

  1. a) Aşağıdaki hallerde iki milyon Türk Lirasından az olmamak ve on milyon Türk Lirasını geçmemek üzere fiilin işlendiği tarihten bir önceki yılda ilgili lisansa konu petrol piyasası faaliyetinden elde edilen net satış hasılatının binde ondördü oranında idari para cezası uygulanır:

1) Rafinerici, dağıtıcı, taşıma, ihrakiye, işleme, depolama, iletim, madeni yağ üretimi ve serbest kullanıcı lisansı kapsamına giren faaliyetlerin lisans almaksızın yapılması.

2) 18’inci maddenin ihlali.

3) 4’üncü maddenin dördüncü fıkrasının (l) bendinin ihlali.

 4) 8’inci maddenin ikinci fıkrasının (b) bendinin ihlali.

  1. b) Bayilik lisansı sahipleri yönünden (a) bendinde yer alan cezaların yarısı uygulanır.
  2. c) Ulusal marker ekleme işlemlerine nezaret etmek üzere yetki verilen bağımsız gözetim firmalarına, yükümlülüklerini yerine getirmemeleri hâlinde ulusal markere ilişkin olarak lisans sahibine (a) bendi uyarınca uygulanan cezanın dörtte biri uygulanır.

ç) Aşağıdaki hallerde bayilik faaliyetinde bulunanlar hariç olmak üzere sorumlulara, bir milyon iki yüz elli bin Türk Lirasından az olmamak ve altı milyon iki yüz elli bin Türk Lirasını geçmemek üzere fiilin işlendiği tarihten bir önceki yılda ilgili lisansa konu petrol piyasası faaliyetine ilişkin net satış hasılatının binde onikisi oranında idari para cezası uygulanır:

1) 9’uncu maddede yer alan kısıtlamalara uyulmaması (yedinci fıkra hariç).

2) 5’inci, 6’ncı ve 7’nci maddelerin ihlali.

3) Kurumca, 10’uncu madde gereği yapılan uygulamaların dolaylı veya dolaysız olarak engellenmesi veya engellemeye teşebbüs edilmesi.

  1. d) Aşağıdaki hallerde sorumlulara, beş yüz elli bin Türk Lirasından az olmamak ve iki milyon yedi yüz elli bin Türk Lirasını geçmemek üzere fiilin işlendiği tarihten bir önceki yılda ilgili lisansa konu petrol piyasası faaliyetine ilişkin net satış hasılatının binde onbiri oranında idari para cezası uygulanır:

1) 4’üncü maddenin üçüncü fıkrasının ihlali.

2) Bayilik faaliyetinde bulunanlar hariç olmak üzere 4’üncü maddenin üçüncü fıkrası ile dördüncü fıkrasının (d) ve (l) bendi dışındaki hükümlerinin ihlali.

 3) Bayilik faaliyetinde bulunanlar hariç olmak üzere sahip olunan lisansın verdiği haklar dışında faaliyet gösterilmesi.

4) 12’nci maddede yer alan hükümler dahilinde iletim ve depolama tesislerine erişimin dolaylı veya dolaysız olarak engellenmesi.

5) 17’nci maddenin ihlali.

  1. e) Serbest kullanıcı lisansı sahiplerince (d) bendinde yer alan fiillerin işlenmesi hâlinde, elli bin Türk Lirasından az olmamak ve yüz bin Türk Lirasını geçmemek üzere fiilin işlendiği tarihten bir önceki yılda ilgili lisansa konu petrol piyasası faaliyetine ilişkin net satış hasılatının binde beşi oranında idari para cezası uygulanır.
  2. f) Aşağıdaki hallerde sorumlulara yüz yirmi beş bin Türk Lirasından az olmamak ve altı yüz yirmi beş bin Türk Lirasını geçmemek üzere fiilin işlendiği tarihten bir önceki yılda ilgili lisansa konu petrol piyasası faaliyetine ilişkin net satış hasılatının binde onu oranında idari para cezası uygulanır:

1) Lisans almaksızın bayilik faaliyeti yapılması.

2) 9’uncu maddenin yedinci fıkrasının ihlali.

3) 8’inci maddenin ihlali (8’inci maddenin ikinci fıkrasının (b) bendi hariç).

4) Bayilik lisansı sahiplerince lisansın verdiği haklar dışında faaliyet gösterilmesi.

5) 4 üncü maddenin üçüncü fıkrası ile dördüncü fıkrasının (d) ve (l) bendi dışındaki hükümlerinin bayilik lisansı sahiplerince ihlali.

6) Bayilik lisansı sahiplerince 10’uncu maddenin ihlali.

  1. g) Kanunun 16’ıncı maddesi uyarınca ulusal petrol stoğu tutma yükümlülüğü bulunan lisans sahiplerine, tespit tarihinde eksik tutulan her bir ton ürün için iki yüz elli Türk Lirası idari para cezası verilir. Eksik tutulan stok miktarının hesabında ton küsuratı dikkate alınmaz. Bu bent kapsamında uygulanan idari para cezası, ulusal petrol stoğunun tamamlayıcı kısmının finansmanı için kullanılır.

ğ) Kurum tarafından yapılan düzenlemeler uyarınca biodizel, etanol ve benzeri harmanlama yükümlülüğü bulunan lisans sahiplerine, eksik harmanlanan her bir metreküp ürün için iki yüz elli Türk Lirası idari para cezası uygulanır.

  1. h) (Ek:29/4/2021-7318/9 md.)12 Denetim sistemini usulüne uygun olarak kurmak ve uygulamak üzere yetkilendirilen tüzel kişilere, yükümlülüklerini yerine getirmemeleri hâlinde dağıtıcı lisansı sahibine (ç) bendi uyarınca uygulanan cezanın onda biri uygulanır.

 ı) Yukarıda belirtilenlerin dışında kalan ancak bu Kanunun getirdiği yükümlülüklere, ikincil mevzuat veya lisans hükümlerine, Kurul kararlarına uymayanlara Kurumca yüz on bin Türk Lirasından az olmamak ve beş yüz elli bin Türk Lirasını geçmemek üzere fiilin işlendiği tarihten bir önceki yılda ilgili lisansa konu petrol piyasası faaliyetine ilişkin net satış hasılatının binde sekizi oranında idari para cezası uygulanır.

Ceza uygulanan bir fiilin iki yıl geçmeden aynı kişi tarafından tekrar işlenmesi hâlinde, idari para cezaları iki kat olarak uygulanır.

Bu Kanunun 20’nci maddesi ve bu madde hükümlerine göre yürütülen idari işlemler, lisans sahibinin Kuruma bildirdiği elektronik tebligat adresine tebliğ edilir. Kuruma bildirilen elektronik tebligat adresine tebligatın zorunlu bir sebeple yapılamaması hâlinde Kuruma bildirilen adrese yapılan bildirim tebligat yerine geçer.

Bu Kanun kapsamında verilen idari para cezaları tebliğ tarihinden itibaren bir ay içinde ödenir. Süresinde ödenmeyen idari para cezaları, 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri gereğince tahsil edilmek üzere ilgili vergi dairesine gönderilir. Bu Kanun kapsamında verilen idari para cezalarına karşı yargı yoluna başvurulması, ilgili vergi dairesine idari para cezasına ilişkin banka teminat mektubu verilmesi durumu hariç tahsil işlemlerini durdurmaz. Teminat mektubunun miktarı, türü, hangi şartlarda paraya çevrileceği ve diğer hususlar Kurumca yapılacak düzenlemeler ile belirlenir.

 Kurul, bu maddede belirtilen fiillerin işlendiği tarihten bir önceki yılda ilgili lisansa konu petrol piyasası faaliyetinden elde edilen net satış hasılatının olmaması veya tespitinin yapılamaması hâlinde, tespit edeceği akaryakıt ikmali veya satışı ve benzeri delillerden hareketle fiile ilişkin olarak bu maddenin ilgili bentlerinde belirlenmiş olan oranlar ve asgari azami had dâhilinde, hiçbir tespit yapılamaması hâlinde ise mevzuata aykırı fiili icra edenin petrol piyasası faaliyetinin emsali olabilecek petrol piyasası faaliyetinden elde edilen net satış hasılatını esas almak suretiyle fiile ilişkin olarak bu maddenin ilgili bentlerinde belirlenmiş olan oranlar ve asgari azami had dâhilinde ceza tayininde bulunur.” demektedir. 

B)Uluslararası Hukukta Düzenlenme Şekli:

Ulusal marker seviyesinin geçersizliği gerekçe gösterilerek EPDK tarafında kesilen idari para cezaları ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin sözleşme ile teminat altına alınmış olunan temel haklardan yola çıkarak ortaya koyduğu yaklaşım şu şekilde olmuştur.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (Sözleşme) ek 1 No.lu Protokol’ün “Mülkiyetin korunması” kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:

“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.

Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ister suç gelirlerinin elde edilmesinin önüne geçilmesi için müsadere olarak uygulansın isterse de doğrudan uygulansın para cezalarının veya kazanç müsaderesinin mülkiyet hakkına müdahale teşkil ettiğini kabul etmektedir. AİHM, bu suretle yapılan müdahalenin Sözleşme’ye ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci paragrafı kapsamında mülkiyetin kullanılmasının kontrolüne ilişkin üçüncü kural çerçevesinde incelenmesi gerektiği görüşündedir (Butler/Birleşik Krallık (k.k.), B. No: 41661/98, 27/6/2002; Phillips/Birleşik Krallık, B. No: 41087/98, 5/7/2001, §§ 50, 51; Konstantin Stefanov/Bulgaristan, B. No: 35399/05, 27/6/2015, §§ 57, 58).

 Konstantin Stefanov/Bulgaristan kararına konu olayda başvurucu avukatın ücreti yetersiz bulması nedeniyle zorunlu müdafi olmayı reddederek duruşmadan ayrılması üzerine ceza mahkemesince başvurucu avukata yaklaşık 260 avro tutarında para cezası verilmiştir. AİHM, şikâyet edilen cezaya konu paranın mülk teşkil ettiğini ve bu para cezasının uygulanmasının da mülkiyet hakkına müdahale teşkil ettiğini belirtmiştir (Konstantin Stefanov/Bulgaristan, § 57).

AİHM’e göre uygulanan para cezası Sözleşme’nin anlamında bir yaptırım teşkil etmektedir. Bu sebeple müdahale, taraf devletlere yaptırımların ödenmesini sağlamak için mülkiyetin kullanımını kontrol yetkisi tanıyan Sözleşme’ye ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci paragrafı çerçevesinde değerlendirilmiştir (Konstantin Stefanov/Bulgaristan, § 58).

AİHM; para cezasının açık, öngörülebilir ve ulaşılabilir mahiyette bir kanuna dayandığını, yargılamanın etkin ve gecikmeden sürdürülmesi yönünde kamu yararına dayalı meşru bir amacının da bulunduğunu tespit etmiştir (Konstantin Stefanov/Bulgaristan, §§ 63, 64). AİHM, ölçülülük yönünden yaptığı değerlendirmede ise farklı unsurları ele almıştır. Öncelikle duruşmanın ertelenmesini önlemek amacını vurgulamıştır. AİHM, caydırıcı bir etkinin sağlanması için parasal bir cezanın uygulanabileceğini belirtmiş ve bu alanda devletlerin geniş bir takdir yetkisi olduğuna dikkat çekmiştir. AİHM bu bağlamda en önemli güvencenin ise başvurucuya uygulanan cezaya karşı itiraz edebilme hakkının tanınması olduğunu ve somut başvuruda ise başvurucuya uygulanan cezaya ilişkin karar verme usulünün keyfî olduğunun ortaya konulamadığını belirtmiştir. AİHM son olarak başvurucuya verilen para cezasının üst sınırdan uygulanmakla beraber aşırı veya orantısız olmadığını değerlendirmiş, başvurucunun mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasında olması gereken adil dengenin bozulmadığı sonucuna varmıştır (Konstantin Stefanov/Bulgaristan, §§ 65-70).” (Necat Kaya, B. No: 2017/31072, 20/10/2020, §§ 30-33.)

Ulusal Mahkemelerin Ulusal ve Uluslararası Mevzuata Yaklaşımı:

Anayasa Mahkemesi bir kararında; “5015 sayılı Kanun’un 18. maddesinin birinci fıkrasında, yurt içinde pazarlanacak akaryakıta veya akaryakıtla harmanlanan ürünlere rafineri çıkışında veya serbest dolaşıma girişinde rafinericilerce ve dağıtıcılarca EPDK’nın belirleyeceği şart ve özellikte ulusal marker eklenmesi yükümlülüğü getirilmiştir. Öte yandan aynı maddenin dördüncü fıkrasında numunelere yapılacak testlerde ulusal markerin gerektiği şart ve seviyede bulunmadığı laboratuvar analizi ile tespit edildiğinde, Kanun’un 19. maddesi uyarınca idari para cezası uygulanması öngörülmüştür.

Yurt içinde pazarlanacak akaryakıta veya akaryakıtla harmanlanan ürünlere ulusal marker eklenmesinin amacı akaryakıt kaçakçılığını önlemektir. Lisans sahiplerine marker eklenmiş ürün satma yükümlülüğü getirilerek rafinerilerden çıkmayan ya da kanunlara uygun olarak serbest dolaşıma girmeyen akaryakıt ürünlerinin piyasaya arz edilmesi önlenmeye çalışılmaktadır. Sistemin işlemesini temin etmek için de marker eklenmiş ürün satma yükümlülüğüne aykırı hareket eden lisans sahiplerine idari para cezası yaptırımı uygulanması yetkisi kamu makamlarına tanınmıştır. Akaryakıt kaçakçılığının önlenmesini sağlama amacına ulaşılabilmesi için marker eklenmiş ürün satma yükümlülüğü getirilmesinin ve bunun ihlali hâlinde idari para cezası öngörülmesinin elverişli bir araç olduğu görülmektedir (Ö. Ltd. Şti., B. No: 2018/18975, 15/9/2021, § 62).

Akaryakıt kaçakçılığıyla mücadelede hangi tedbirlerin gerekli olduğunun değerlendirilmesi öncelikli olarak ilgili kamu makamlarının yetkisindedir. Bu alanda ne gibi tedbirlerin alınması gerektiği hakkında sorumlu ve yetkili otoriteler daha isabetli karar verebilecek konumdadır. Bu nedenle hangi tedbirin uygulanacağının belirlenmesi hususunda idarelerin belli ölçüde takdir yetkisi bulunmaktadır. Ne var ki seçilen aracın gerekliliğine ilişkin olarak idarelerin sahip olduğu takdir yetkisi sınırsız değildir. Tercih edilen aracın müdahaleyi ulaşılmak istenen amaca nazaran bariz bir biçimde ağırlaştırması durumunda Anayasa Mahkemesince müdahalenin gerekli olmadığı sonucuna ulaşılması mümkündür. Ancak Anayasa Mahkemesinin bu kapsamda yapacağı denetim, seçilen aracın isabet derecesine yönelik olmayıp hak ve özgürlükler üzerinde oluşturduğu müdahalenin ağırlığına dönüktür (Ö. Ltd. Şti., § 63).

Bu manada akaryakıt veya akaryakıtla harmanlanan ürün satan gerçek ve tüzel kişilere ulusal marker eklenmiş ürün satma yükümlülüğünün getirilmesinin ve bunun ihlali hâlinde ölçülü bir yaptırım uygulanmasının idarenin takdir yetkisi kapsamında olduğunun kabulü gerekir. Somut olayda başvurucunun ulusal marker eklenmiş ürün satma yükümlülüğünün getirilmesine yönelik bir şikâyeti olmadığı gibi bunun ihlali durumunda yaptırım uygulanmasına dair de genel bir itirazı mevcut değildir. Başvurucunun temel şikâyeti, ulusal marker seviyesinin tespiti amacıyla tanktaki seviyesi 10 cm’nin altında olan akaryakıttan alınan numunenin sağlıklı sonuç vermeyeceğidir. Başvurucu, bu koşullarda kendisinden kaynaklanmayan eksikliklerden sorumlu tutulmasının hakkaniyetli olmadığını savunmaktadır.

Başvurucunun imkân ve kudretinin üzerinde olan bir yükümlülükle ödevlendirilmesi veya imkân ve kudretiyle önlemesi mümkün olmayan bir yükümlülüğün ihlali hâlinde yaptırıma maruz bırakılması seçilen aracın gerekliliği noktasında soru işaretlerinin oluşmasına yol açabilir. Belirtilmelidir ki başvurucunun ulusal marker seviyesinin geçersiz çıkmasının numunenin akaryakıt miktarının 10 cm’nin altında olduğu bir tanktan alınması ve bu yüzden numunenin sağlıklı sonuç vermeyeceği iddiası ciddiyetten uzak değildir. Başvurucu bu iddiayı soyut olarak öne sürmemiş, Manisa Sanayi Ticaret ve İl Müdürlüğünce düzenlenen 11/9/2007 tarihli tutanak ve açılan ceza davasının gerekçesiyle bunu desteklemiştir. Gerçekten EPDK Petrol Piyasası Daire Başkanlığı, Türk Standartları Enstitüsü, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Ölçüler ve Standartlar Genel Müdürlüğü tarafından Ceza Mahkemesine verilen cevaplarda tanktaki seviyesi 10 cm’nin altında olan bir akaryakıttan numune alınması hâlinde tankın dibindeki dip suyu ve dip tortusu numunenin içine gireceğinden numunenin sağlıklı olmayacağının belirtildiği görülmüştür. Nitekim Ceza Mahkemesi belirtilen Kurumların bu yazılarını dikkate alarak numunelerdeki ulusal marker seviyesinin geçersiz çıkmasının başvurucunun fiilinden kaynaklanmamış olabileceği sonucuna ulaşmış ve başvurucunun beraatine karar vermiştir. EPDK tarafından Anayasa Mahkemesine gönderilen 21/4/2021 tarihli yazıda da yapılan kontrol sırasında marker seviyesinin geçersiz çıkmasının homojenleşememe veya tabakalaşma benzeri teknik sorunlardan kaynaklanıp kaynaklanmadığının tespitinin mümkün olmadığı belirtilmiştir.

Başvurucu, Ceza Mahkemesi kararını idari yargı yerinin dikkatine sunmuştur. Buna karşılık idari yargı mercilerince başvurucunun ulusal marker seviyesinin tespiti amacıyla akaryakıt miktarının 10 cm’nin altında olduğu bir tanktan alınan numunenin sağlıklı sonuç vermeyeceği yolundaki iddiasıyla ilgili olarak hiçbir değerlendirme yapılmamıştır.

Yargılama makamlarının tarafların her türlü iddialarını karşılama yükümlülüklerinin bulunmadığı kabul edilmelidir. Ancak uyuşmazlığın esasının karara bağlanmasında etkili olabilecek iddiaların ilgili ve yeterli bir gerekçeyle cevaplanmaması, idarenin tezlerinin peşinen doğru kabul edilmesi ve yargı yoluna başvurulmasını anlamsız hâle getirebilir. Başvurucunun ölçüm seviyesiyle ilgili iddiasının hakikat temelinin bulunup bulunmadığıyla ilgili olarak yorum yapılması Anayasa Mahkemesinin görevi değildir. Bununla birlikte az önce ifade edildiği gibi bu iddianın uyuşmazlığın esasını etkileyebilecek nitelikte olduğu başvurucu tarafından yeterli ölçüde temellendirilmiştir. Bu aşamadan sonra yargı mercilerinden bu ihtimali devre dışı bırakan peşin bir yargıyla hareket etmemeleri, bunu ciddiyetle ele aldıklarını göstermeleri ve başvurucuda oluşan tereddütleri gidermeye yönelik inceleme yapmaları veya kararlarında bu hususu gerektiği gibi tartışmaları beklenir. Bununla birlikte somut olayda derece mahkemelerinin bu yönde bir adım attıkları söylenemeyecektir.

Öte yandan yargı mercilerinin maddi olayın tespitinde aksi ispat edilemeyecek ve savunma yapmayı değersiz kılacak varsayımlara dayanmaları başvuruculara tanınan usul güvencelerini anlamsız hâle getirebilir. Kuşkusuz Anayasa, mahkemelerin maddi ve hukuki karinelerden hareketle çıkarımlar yapmasını yasaklamamaktadır. Ancak mahkemeler bu tür çıkarımlarda bulunurken muhatabı, kendisini savunmasını anlamsız kılacak ölçüde dezavantajlı konuma düşürmemeye özen göstermelidir. Bu bağlamda idari organlarca tesis edilen işlemlere karşı açılan davalarda idarece yapılan tespitlerin peşinen doğru kabul edilmesi başvurucuların savunma hakkını önemli ölçüde kısıtlar. İdari işlemler hukuka uygunluk karinesinden yararlansa da bu karine idari işlemin hukukiliğini inceleyen yargı mercii yönünden geçerli kabul edilemez. Aksi takdirde idari organlara görece üstün bir statü tanınmış olur ki bu durum söz konusu işleme karşı dava açılmasını beyhude bir çabaya dönüştürür. Somut olayda derece mahkemelerinin akaryakıtın marker seviyesinin geçersiz çıkmasının başvurucunun ölçümün usulüne uygun yapılmadığı yolundaki savunmasını anlamsız kılmadıklarını ve bunu ciddiye aldıklarını gösterebildiklerini söylemek güçtür.

Bu koşullarda, ulusal marker seviyesinin geçersiz çıkmasının başvurucudan sâdır olmayan ve başvurucunun kendi kudret ve imkânlarıyla önlemesi mümkün olmayan sebeplerden kaynaklanmadığı hususunun idare veya yargı mercilerince açıklığa kavuşturulmaması karşısında aksi kanıt getirerek sorumluluktan kurtulma imkânından mahrum kalacak düzeyde ağır sorumluluk ve külfetin başvurucuya yüklendiği kanaatine varılmıştır. Bu bağlamda mahkeme kararının gerekçesi dikkate alındığında başvurucunun açtığı davada ortaya koyduğu iddiaya rağmen bu hususun tartışılmamış ve bir değerlendirmenin yapılmamış olması yargılamanın bütünü yönünden adil yargılanma hakkını ihlal eder niteliktedir.

Öte yandan başvurucunun uyuşmazlığın sonucuna doğrudan etkili, ayrı ve açık yanıt gerektiren iddialarının ilk derece mahkemesince kararda tartışılmamasına ve gerekçe oluşturulmamasına rağmen başvurucu tarafından ileri sürülen esaslı iddiaların temyiz merciince de karşılanmadığı görülmüştür. Bu durumun yargılamayı bir bütün hâlinde adil olmaktan çıkardığı ve reddedilen davada ilgili ve yeterli gerekçe standardının sağlanamadığı kanaatine varılmıştır.”(AYM, Şeyhmuz Çakar, B.No 2020/5094 & 43-52)

Anayasa mahkemesi kararlarından alıntıladığımız bölümlerden de açıkça anlaşılacağı üzere ulusal marker seviyesinin geçersizliğinden dolayı kesilen idari para cezaları ve müsadere kararlarına karşı açılmış olunan davalarda derece mahkemeleri ve temyiz makamı olan Danıştay’ın yaklaşımının bayi sahiplerine aşırı derece külfet ve sorumluluk yükleyecek şekilde biçimlendiğini, bu durumun ulusal ve uluslararası hukuka uygun olmadığı yönünde olmuştur.

Anayasa Mahkemesi ulusal marker seviyesinin geçersizliğine dayanarak kesilen idari para cezalarına ilişkin yapılan bireysel başvurularla ilgili kararlarda ihlal kararı vermiştir. AYM’nin bu ihlal kararlarından sonra derece mahkemelerinin uygulamasının nasıl bir şekil alacağını derece mahkemeleri ve temyiz makamının kararlarıyla ortaya çıkacaktır.                                                                                                                                  

Av. Emrullah Beytar

KİRA İLİŞKİLERİNDE ZORUNLU ARABULUCULUK UYGULAMASI

’Konut Kirasına İlişkin Güncel Sorunlar’’ başlıklı yazımızda belirttiğimiz üzere bu çalışmamızda, kira ilişkilerinde zorunlu arabuluculuk uygulaması ele alınacaktır. Hukuki alanda yapılan yenilikler neticesinde tarafların direkt olarak uzun bir yargılama sürecine dâhil olmadan haklarından haberdar olabilmeleri ve çözüm odaklı yaklaşım sergileyip anlaşmaları amacıyla kira ilişkilerinde zorunlu arabuluculuk uygulaması, 1 Eylül 2023 itibari ile yürürlüğe girmiştir.

Kiracı ile ev sahibi arasındaki ilişkiye yönelik hükümleri de içeren “İcra ve İflas Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”, TBMM Genel Kurulunca 05.04.2023 tarihinde kabul edildi. Bu Kanuna göre, kiralanan taşınmazların İcra İflas Kanununa göre ilamsız icra yoluyla tahliyesine ilişkin hükümler hariç olmak üzere kira ilişkisinden kaynaklanan uyuşmazlıklar (İcra İflas Kanununa göre kiracı, kira parasını ödemedi, kiraya veren İcra İflas Kanunu’na göre ilamsız icra yolu ile kira parasını almak ve kiracıyı kiralanandan tahliye etmek amacıyla tahliye yoluna başvurdu ise bu uyuşmazlık için arabulucuya gitmeye gerek bulunmamaktadır.), taşınır ve taşınmazların paylaştırılmasına ve ortaklığın giderilmesine ilişkin uyuşmazlıklar, Kat Mülkiyeti Kanunu’ndan kaynaklanan uyuşmazlıklar, komşu hakkından kaynaklanan uyuşmazlıklarda dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması şartı aranacaktır. Söz konusu uygulama 1 Eylül 2023 tarihi itibariyle yürürlüğe gireceğinden bu tarih evvelinde açılacak tüm dava ve oluşacak uyuşmazlıklar için arabulucu zorunluluğu vuku bulmayacaktır ancak 1 Eylül’den itibaren bir mal sahibi veya kiracı, dava açmak istediği takdirde arabuluculuk sürecini geçmeden doğrudan dava açamayacak ve dava açsa bile davası usul yönünden reddedilecektir.

Kira uyuşmazlığının arabuluculuk yöntemiyle çözümü mahkeme yargısına göre birtakım avantajlara sahiptir. Günümüzde mahkeme yargısı uzun yıllar sürmekte, dava masrafları söz konusu olmaktadır. Bununla birlikte, yargılama süreci boyunca taraflar arasındaki ilişkinin devamı ve geleceği zarar görmektedir. Hak temelli bir yargılama olan mahkeme yargılaması sonucunda kanunlar çerçevesinde verilen karar taraflar için bağlayıcı olmaktadır. Arabuluculuk yöntemi ile uyuşmazlığın çözümü kısa zaman içerisinde sağlanabilmektedir. Bununla birlikte en önemlisi taraflar arasındaki ikili ilişkinin korunması sağlanmaktadır. Arabuluculuk menfaat temelli bir uyuşmazlık çözüm yöntemi olduğundan taraflar anlaşacakları konuları serbestçe belirleyebilmektedir. Arabuluculuk, kira uyuşmazlıklarının çözümünde hızlı ve etkin bir çözüm yöntemi olarak uygulanabilecektir.

Bulunduğumuz çağda en sık karşılaşılan kira uyuşmazlıkları içerisinde; Kira Bedeli ve Zam Talepleri, Depozito İadesi, Bakım ve Onarım Sorumluluğu, Sözleşmenin Feshi, Konutun Durumu ve Eksiklikleri, Haksız Fesih ve Tahliye Davaları bulunmaktadır. Bu uyuşmazlıkların çözümü, mahkemelerde açılacak dava ile sağlanmaya çalışılsa da bu süreç hayli uzun bir vaziyet almaktadır. Zorunlu arabuluculuk uygulaması ile beraber ilk çözüm, arabuluculuk yoluyla sağlanacaktır. Kira uyuşmazlıkları da tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebildikleri bir konuya ilişkin olduğundan arabuluculuk yöntemiyle çözüme kavuşturulması mümkündür. Arabuluculuk görüşmeleri üç hafta içerisinde tamamlanacak ve zorunlu durumlarda arabulucu tarafından bu süre, en fazla bir hafta daha uzatılabilecektir. 

Arabuluculuk sürecini kimin başlatacağı hususuna değinecek olursak talepte bulunacak kişi yani arabuluculuğun olumsuz sonuçlanması akabinde dava açacak olan kişi, süreci başlatır. Arabuluculuk sürecinde önce genellikle bir ön görüşme toplantısı yapılır. Bu ön görüşmede arabulucu; arabuluculuk sürecini, faydalarını ve diğer çözüm yöntemleri ile mukayesesini taraflara açıklayarak gizlilik ilkesinden ve varacakları sonucun her iki tarafı da bağlayıcı olacağından bahseder.  Bu görüşmede genel esasları belirleyen bir tutanak imzalanarak her iki taraf için uygun olan bir oturum tarihi belirlenir. Kararlaştırılan tarihteki oturumda, taraflardan iddialarını ve çözülmesini istedikleri konuları belirten kısa bir sunuş yapılması istenir. Arabulucu her iki tarafa eşit söz hakkı vererek konuların açık ve net bir şekilde anlaşılması ve çözüm için nelere ihtiyaçları olduğu konusunda yardım eder. Tarafların birbirleriyle iletişim kurmaları, birbirlerinin ortak yönlerini daha iyi anlamaları, hukuki durumlardaki güçlü ve zayıf noktalarını düşünerek çözüme ulaşılmaması halinde ortaya çıkacak sonuçları görmeleri, böylece uyuşmazlığı sona erdirecek çözümler üretmeleri amaçlanır. Arabuluculuk sürecinin sonunda uyuşmazlık konularının bir kısmında ya da tümünde anlaşma sağlanabileceği gibi uyuşmazlık devam da edebilir.  Arabuluculuk sonucunda anlaşma sağlanmazsa mahkemelerde dava açmak ve yasal süreçlere başvurmak makul bir yol haline gelecektir. Normal şartlarda toplantıya bahsettiğimiz gibi taraflar veya vekiller katılır ancak bu zorunlu bir durum değildir. Toplantıya gidilmez ise arabulucu, anlaşmama yönünde bir tutanak düzenler ve dava yolundan devam edilir.

Sonuç olarak fahiş bir biçimde artan kira bedelleri sebebiyle kiracı ve kiraya veren arasında meydana gelen çatışma ve uyuşmazlıklar artış göstermektedir. Bu duruma binaen açılan dava sayısı da haliyle artmaktadır. Artan dava sayıları, oluşabilecek iş yüklerini de beraberinde getirmekte ve taraflar adına mağduriyet nüksetmektedir. Kira ilişkilerinde zorunlu arabuluculuk uygulaması ile dava öncesinde çözüm ihtimali artacak ve taraflar ciddi bir yargılama masrafından kurtulmuş olacaktır.

Av. Elvan ÖNAL

 

7456 SAYILI “6/2/2023 TARİHİNDE MEYDANA GELEN DEPREMLERİN YOL AÇTIĞI EKONOMİK KAYIPLARIN TELAFİSİ İÇİN EK MOTORLU TAŞITLAR VERGİSİ İHDASI İLE BAZI KANUNLARDA VE 375 SAYILI KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMEDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA KANUNUN GETİRDİĞİ YENİLİKLER

7456 SAYILI  “6/2/2023 TARİHİNDE MEYDANA GELEN DEPREMLERİN YOL AÇTIĞI EKONOMİK KAYIPLARIN TELAFİSİ İÇİN EK MOTORLU TAŞITLAR VERGİSİ İHDASI İLE BAZI KANUNLARDA VE 375 SAYILI KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMEDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA KANUNUN GETİRDİĞİ YENİLİKLER

Kanun, 15.07.2023 Tarih ve 32249 Sayılı Resmî Gazetede yayımlanmıştır.

Yapılan düzenlemeler ile bazı vergi kanunlarında değişiklikler yapılmıştır. Yapılan düzenlemelere istinaden konulan yeni vergiler özetle;

  •    Ek motorlu taşıtlar vergisi konulması,
  •    GEKAP oran ve miktarlarının artırılması için Cumhurbaşkanına yeni yetki verilmesi,
  •    Taşınmaz satış kazançlarında uygulanan kurumlar vergisi ve katma değer vergisi istisnasının kaldırılması,
  •    Kurumlar vergisi oranının 5 puan artırılması
  •    İhracattan elde edilen kazançlara uygulanan 1 puanlık indirimin 5 puana çıkartılması,
  •    Taşınmazların kısmi bölünmeye konu edilmesine son verilmesi,
  • Özel tüketim vergisi tutarlarının belirlenmesinde Cumhurbaşkanı yetkilerinin yeniden düzenlenmesi,
  •    Konut kira artışlarında uygulanan %25 oranı 01/07/2024 tarihine kadar uzatılması,

şeklindedir.

GETİRİLEN YENİ VERGİLERİN DETAYLARI AŞAĞIDAKİ GİBİDİR.

1)- EK MOTORLU TAŞITLAR VERGİSİ GETİRİLMİŞTİR.

7456 Sayılı Kanun 1. Maddesi ile Motorlu Taşıtlar Vergisi Kanununun 5’inci, 6’ncı ve geçici 8’inci maddelerinde yer alan;

(I)    ve (I/A) sayılı tarifelerde yazılı otomobil, arazi taşıtı, kaptıkaçtı ve benzerleri ile motosikletler,

(II)    sayılı tarifede yazılı motorlu kara taşıtları (Minibüs, Panelvan, Otobüs, Kamyonet gibi),

(IV) sayılı tarifede bulunan Uçak ve helikopterler,

Kanunun yayımlandığı tarihte kayıt ve tescilli olan taşıtlar ile 31/12/2023 tarihine kadar ilk defa kayıt ve tescil edilecek olan taşıtlardan, bir defaya mahsus olmak üzere, 2023 yılında tahakkuk ettirilen motorlu taşıtlar vergisi tutarı kadar ek motorlu taşıtlar vergisi alınacaktır.

Ek motorlu taşıtlar vergisi, birinci taksiti bu Kanunun yayımlandığı ayı izleyen ayın sonuna 31.08.2023 kadar, ikinci taksiti 2023 yılının Kasım ayı sonuna kadar olmak üzere iki eşit taksitte ödenecektir.

Ek motorlu taşıtlar vergisinin, bu Kanunun yayımı tarihi ( 15/07/2023) itibarıyla 197 sayılı Kanun kapsamında motorlu taşıtlar vergisi mükellefi olan gerçek ve tüzel kişiler adına bu Kanunun yayımı tarihinde; bu Kanunun yayımı tarihinden 31/12/2023 tarihine kadar ilgili sicillere ilk defa kayıt ve tescil edilen taşıtların sahibi olan gerçek ve tüzel kişiler için ise kayıt ve tescilin yapıldığı tarihte tahakkuk ettirileceği ve tebliğ edilmiş sayılacaktır.

Ek motorlu taşıtlar vergisinden istisna olanlar;

06/02/2023 tarihinde meydana gelen depremler nedeniyle Hazine ve Maliye Bakanlığınca mücbir sebep ilan edilen yerlerde;

-Deprem tarihi itibarıyla kayıt ve tescilli olan taşıtlar,

-Deprem nedeniyle yıkılan veya ağır ya da orta hasarlı hale gelen binaların maliklerine ait taşıtlar,

-Depremlerde ağır hasar görerek kullanılamaz duruma gelen taşıtlar ile deprem nedeniyle eşi veya birinci derece kan hısımlarından birini kaybeden mükelleflere ait taşıtlar da ek motorlu taşıtlar vergisinden istisna edilmektedir.

 

2) CUMHURBAŞKANINA, (GEKAP) GERİ KAZANIM KATILIM PAYI TUTARLARININ 2 KATINA ÇIKARILABİLMESİNE İLİŞKİN YETKİ VERİLMİŞTİR.

2872 sayılı Kanuna ekli (1) sayılı listede yer alan Geri kazanım katılım payları (Poşet ve diğerleri) tutarlarının iki katına kadar artırılması veya yarısına kadar indirilmesi konusunda Cumhurbaşkanına yetki verilmiştir.

3)- KURUMLARIN AKTİFLERİNDE BULUNAN GAYRİMENKULLERİN SATIŞINDA UYGULANAN KDV İSTİSNASI KALDIRILMIŞTIR

Kurumların aktifinde yer alan ve en az iki tam yıl süreyle elde bulundurulan taşınmazların satışı suretiyle gerçekleşen devir ve teslimlerde KDVK’nun 17/4-r maddesinde bulunan KDV istisnası kaldırılmıştır.

15/07/2023 DEN ÖNCE AKTİF DE BULUNAN GAYRİMENKULLERİN SATIŞI İÇİN İSTİSNA DEVAM ETMEKTEDİR

Bu düzenlemeye ilaveten, yine bu Kanunun 8. Maddesi ile KDVK’na eklenen Geçici 43. Madde ile bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce (15/07/2023 den önce) kurumların aktifinde yer alan ve en az iki tam yıl süreyle elde bulundurulan taşınmazların satışı suretiyle gerçekleşen devir ve teslimlerde KDV istisnası uygulanmaya devam edilecektir.

4)- KAMU KURUMU NİTELİĞİNDEKİ MESLEK KURULUŞLARININ DEPREM BÖLGESİNEDEKİ KİŞİLERE BAĞIŞLAYACAKLARI KONUTLARIN İNŞASI İÇİN YAPILAN TESLİMLER İÇİN KDV İSTİSNASI UYGULANACAKTIR.

KDVK’na eklenen Geçici 44. Madde ile Afet bölgesi olarak kabul edilen yerlerde, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı ile imzalanan protokol kapsamında afetzedelere bağışlanacak konutların inşası dolayısıyla kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına yapılan teslim ve hizmetler, 31/12/2024 tarihine kadar katma değer vergisinden istisna edilmiştir.

Bu kapsamda yapılan teslim ve hizmetler nedeniyle yüklenilen vergiler, vergiye tabi işlemler üzerinden hesaplanan vergiden indirilir. İndirim yoluyla telafi edilemeyen vergiler bu Kanunun 32’nci maddesi hükmü uyarınca istisna kapsamında işlem yapan mükellefin talebi üzerine iade edilir.

5) ÖTV KANUNUNA EKLİ (I) SAYILI LİSTEDE YER ALAN MALLARIN MAKTU VERGİ TUTARLARININ ARTIRIMINA İLİŞKİN CUMHURBAŞKANI’NIN YETKİLERİ ARTIRILMIŞTIR.

Özel Tüketim Vergisi Kanununa ekli (I) sayılı listede yer alan malların (AKARYAKIT ÜRÜNLERİ) vergi tutarlarını artırımına ilişkin Cumhurbaşkanına verilen yetki değiştirilmektedir.

Buna göre, Cumhurbaşkanı (I) sayılı listede yer alan maktu vergi tutarlarını, her bir mal itibarıyla söz konusu listede yer alan veya yeniden belirlenmiş sayılan en yüksek vergi tutarının beş katma kadar artırmaya, sıfıra kadar indirmeye, bu sınırlar içinde mal cinsleri, özellikleri, kullanım yerleri veya ithalatın şekline göre farklı tutarlar tespit etmeye yetkili kılınmaktadır.

6)- KURUMLARIN GAYRİMENKUL SATIŞINDAN ELDE ETTİKLERİ KAZANÇLARA YÖNELİK %50 ORANLI KURUMLAR VERGİSİ İSTİSNASI KALDIRILMIŞTIR

Kurumlar Vergisi Kanununun 5/1-(e) bendi uyarınca, kurumların en az iki tam yıl süreyle aktiflerinde yer alan yer alan taşınmazların satışından doğan kazançların %50’lik kısmı kurumlar vergisinden istisna uygulanmıştır.

Kurumların aktifinde en az iki tam yıl süreyle bulunan taşınmazların satışı suretiyle gerçekleşen devir ve teslimlerine yönelik istisna uygulaması kaldırılmaktadır.

Yine bu Kanun 22’inci maddesi ile Kurumlar Vergisi Kanuna eklenen Geçici 16. Maddesi ile söz konusu düzenlemenin yürürlüğe girdiği tarihten önce (15/07/2023 önce) kurumların aktifinde yer alan taşınmazlar için bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren satışlarında, 5520 sayılı Kanunun 5/1-(e) bendinde yer alan %50 istisna oranı %25 olarak uygulanacaktır.

7) -KURUMLARIN AKTİFLERİNDE YER ALAN TAŞINMAZLARIN DEVRİ KISMİ BÖLÜNME KAPSAMINDAN ÇIKARILMIŞTIR.

Taşınmazlar 1 Ocak 2024 tarihinden itibaren KVK’nun 19. maddesinin 3. fıkrası (b) bendi uyarınca yapılacak kısmi bölünme işlemleri kapsamından çıkarılmıştır.

Getirilen değişiklikle 1 Ocak 2024 tarihinden itibaren sadece iştirak hisseleri ile hizmet işletmeleri KVK’nunda öngörülen koşullar kapsamında kısmi bölünmeye konu edilebilecektir.

Düzenlemenin yürürlük tarihi 1 Ocak 2024 olarak belirlendiğinden, taşınmazların 1 Ocak 2024 tarihine kadar değişiklik öncesi KVK hükümlerine göre kısmi bölünmeye konu edilmeleri mümkündür.

Kurumların Diğer Yatırım Fonlarından Elde Ettikleri Gelirlere Yönelik Sağlanan İstisna Kaldırıldı.

Yapılan bir diğer değişiklik ise kurumların, girişim sermayesi yatırım fonu katılma payları ile girişim sermayesi yatırım ortaklıklarının hisse senetlerinden elde edilen gelirlere sağlanan istisna hariç olmak üzere diğer yatırım fonlarından elde ettikleri gelirlere yönelik sağlanan istisna kaldırıldı.

Bu düzenleme, 15.07.2023 tarihten itibaren iktisap edilen yatırım fonu katılma payları için uygulanmak üzere yürürlüğe girmiştir.

8) – KURUMLAR VERGİSİ ORANI ARTIRILDI.

Kurumlar Vergisi oranı %25 olarak uygulanacaktır. Söz konusu oranın; bankalar, 21/11/2012 tarihli ve 6361 sayılı Finansal Kiralama, Faktöring, Finansman ve Tasarruf Finansman Şirketleri Kanunu kapsamındaki şirketler, elektronik ödeme ve para kuruluşları, yetkili döviz müesseseleri, varlık yönetim şirketleri, sermaye piyasası kurumlan ile sigorta ve reasürans şirketleri ve emeklilik şirketlerinin kurum kazançları için %30 şeklinde uygulanacaktır.

Diğer taraftan, ihracat yapan kurumların münhasıran ihracattan elde ettikleri kazançlarına 1 puan indirimli olarak uygulanmakta olan kurumlar vergisi oranı, 5 puan indirimli olarak uygulanacaktır.

Bu düzenleme, 01/10/2023 tarihinden itibaren verilmesi gereken beyannamelerden başlamak üzere; kurumların 2023 yılı ve izleyen vergilendirme dönemlerinde elde edilen kazançlarına, özel hesap dönemine tabi olan kurumların ise 2023 takvim yılında başlayan özel hesap dönemi ve izleyen vergilendirme dönemlerinde elde edilen kazançlarına uygulanacaktır.

2023/2. Dönem Kurum Geçici vergi beyannamesinde uygulanacak Kurumlar Vergisi %20’dir. Ayrıca; 2023/2. Dönem için mükelleflerin, ihracattan elde ettikleri kazançları için 1 puan indirim uygulanacaktır. %5 indirim 2023/3. dönem den itibaren uygulanacaktır.

Diğer taraftan imalatçılar için uygulanan 1 puanlık indirim değişmemiştir.

9) – KONUT KİRALARINDA KİRA ARTIŞ ORANI %25 OLARAK UYGULANMAYA DEVAM EDİLECEKTİR.

Konut kiralarının artış oranı %25 ile sınırlandırılması kuralı 01.07.2024 tarihine kadar uzatılmıştır. 01.07.2024 tarihine kadar konut kiralarına en fazla %25 oranında zam yapılabilecektir.

Hüseyin CANPOLAT

Vergi Uzmanı

ENFLASYON KARŞISINDA PARA ALACAKLARININ KORUNMASI

Enflasyon denilince akla ilk gelen şey günlük hayatta çokça kullandığımız mal ve hizmetlerin fiyatlarının artmasıdır. Ancak mal ve hizmetlerin fiyatları zaman içinde artabilir veya azalabilir. Enflasyon sadece belli bir malın veya hizmetin fiyatının tek başına artması değil, fiyatların genel düzeyinin sürekli bir artış göstermesidir.  Fiyatların genel düzeyde artış göstermesi enflasyon oranlarının artmasına sebep olmaktadır. Bu artışın kaçınılmaz bir sonucu ise para alacakları yönünden ortaya çıkmaktadır. Enflasyon oranlarının yüksek olduğu ülkelerde para alacakları enflasyon karşısında süreli olarak değer kaybeder. Günümüz Türkiye’sinde artan enflasyon oranları karşında temerrüt faiz oranları para alacaklılarının haklarını korumaya yetmemektedir. Bu yazımızda enflasyon karşısında değer kaybeden para alacakları için ne tür hukuki yollara başvurulabileceği emsal Anayasa Mahkemesi Kararı ışığında anlatılacaktır.

Anayasa Mahkemesi 21.12.2017 tarihli ve R.G. Tarih ve Sayı: 25.1.2018-30312 kararını inceleyerek borcun temerrüdü kavramını, munzam zarar kavramını ve Türk Yargı Sisteminin bu kavramlara yaklaşımını derleyerek anlatacağız. Bahsi geçen başvuru, mahkemece hükmedilen alacağın değer kaybına uğratılarak ödenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Uyuşmazlığın arka planını Başvurucu Şirket ile Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü arasında 9.5.1977 tarihinde “Karacaören Barajı ve Hidroelektrik Santral (HES) Tesisleri” inşaatı için imzalanan inşaat sözleşmesi oluşturmaktadır. Bu sözleşme kapsamında başvurucu şirket sözleşmeye konu barajın inşaat yapımına başlamıştır. İnşaatın devamı sırasında ek bir sözleşme daha akdedilmiş ancak başvurucunun talebi ve idarenin de uygun görmesi üzerine inşaat işi tasfiye edilerek sonlandırılmıştır. İşin sonlandırılması üzerine idare tarafından yapılan işlerin masrafları için kesin hesap çıkarılmış, başvurucu Şirket ise 24.10.1989 tarihinde bu kesin hesaba itiraz etmiştir. Başvurucu, tasfiye ile sonuçlanan inşaat yapım işi çerçevesinde yapılan işlerinin hak edişi olarak 500 TL (Eski TL ile 500.000.000 TL olup bundan böyle tutarlar yalnızca yeni TL ile gösterilecektir) tutarındaki alacağın tahsili istemiyle 10.10.1990 tarihinde Ankara 7. Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açmıştır. Başvurucuya Mahkeme ilamı doğrultusunda 23.9.2002 tarihinde 62.968,69 TL asıl alacak ve 348.027,70 TL faiz olmak üzere toplam 410.996,39 TL tutarında ödeme yapılmıştır. Başvurucu 04.12.2002 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucu, açmış olduğu alacak davasında yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvurucu ayrıca, uzayan hukuki süreç sonunda sözleşmedeki tutarın ödenmesinin geciktiğini ve bu tutarın düşük bir faiz oranıyla ödenmesi nedeniyle mali yönden kayba uğradığını belirterek mülkiyet hakkının da ihlal edildiğini ileri sürmüştür. AİHM, 06.10.2009 tarihinde ise başvurucunun makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Başvuruya konu munzam zararın tazmini nedeniyle başvurucu tarafından iki ayrı dava açılmış ve birleştirilen dava neticesinde toplam 1.010.000,00 TL tutarında tazminat isteminde bulunmuştur. Yapılan bilirkişi incelemeleri sonucunda başvurucunun ortalama munzam zararının 16.917.638,00 TL olduğuna kanaat getirilmiştir ancak akabinde yerel mahkemelerce tekrar reddine karar verilmiş ve başvurucu 20.02.2014’te söz konusu başvuruyu yapmıştır. Tüm bu durumlar neticesinde Anayasa Mahkemesinin verdiği karar ile başvurucunun mülkiyet hakkının ihlal edildiğine, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine, vekalet ve yargılama giderlerinin başvurucuya ödenmesine, başvurucu tarafından talep edilen maddi tazminatın ödenmesine ilişkin yeniden yargılama yapılmasına karar verilmesine hükmedilmiştir.

                     Öncelikle munzam zararın hukuki tanımı ve kapsamı üzerinde durulmasında yarar vardır. Munzam zarar, borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsaydı, alacaklının malvarlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki farktır. Bu bağlamda munzam zarar borcunun hukuki sebebi, asıl alacağın temerrüde uğraması ile oluşan hukuka aykırılıktır. 20.10.1898 tarih ve K: 3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nda durum izahatı şu şekilde yapılmıştır: ‘‘Para, her zaman kullanılması mümkün ve temettü getiren bir meta olduğundan geç ödenmesi halinde zararın vücudu muhakkaktır.’’Ekonomilerde bir değişim vasıtası olan para; çeşitli ticari, sınai, zirai vs. faaliyetlerde kullanılmakla sahibine kazanç, kira, nema gibi yararlar sağlayan ekonomik bir değerdir. Paranın sahibi dışındaki kişi ve kuruluşlarca kullanılması, sahibinin bu ekonomik değerden mahrum bırakılması sonucunu doğurması yanında enflasyon etkisinde olan ekonomilerde değerini yani alım gücünü enflasyon oranına bağlı olarak yitirmesine neden olur.

                     Başvuruya konu olay çerçevesinde değerlendirdiğimizde; borçlunun temerrüde düştüğü tarihten ödemenin yapıldığı güne kadar geçen süre içerisinde, her yıl itibari ile gerçekleşen yıllık enflasyon artış oranı, bu oranın eşya fiyatlarına yansıma durumu, mevduat ve devlet tahvillerine verilen faiz oranları, TL karşısında döviz kurlarına ilişkin değişiklik tabloları, bu alanda uzman bilirkişi görüşünden de yararlanılarak değinilen zaman dilimi içerisindeki para değerinin düşmesi, alım gücünün azalması nedeniyle alacaklının uğradığı zararın açıklanan ölçütlere göre hesaplanacak unsurlar toplanıp ortalamaları bulunduktan sonra ortaya çıkacak rakam bağlamında munzam zararının hüküm altına alınması gerekmektedir ki başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamındaki alacağının enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğratılarak ödendiği anlaşıldığından başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağandışı bir külfet yüklendiği kanaatine varılmıştır. Bu tespite rağmen derece mahkemelerinin başvurucunun zarara uğradığını ayrıca ispatlaması gerektiği yönündeki katı yorumu nedeniyle somut olay bakımından kamunun yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu Anayasa Mahkemesince değerlendirilmiştir.

                     AİHM, istikrarlı olarak kamu makamlarınca yapılacak ödemelerin gecikmesini faiz ödemeleriyle ilişkilendirmektedir. Mülkiyet hakkı kapsamında faiz ödemesini, esasen devletin borçlu olduğu tutar ile alacaklı tarafından nihai olarak alınan tutar arasındaki enflasyon nedeniyle oluşan değer kayıplarını gidermek yükümlülüğüyle bağdaştırmaktadır. Enflasyon ve buna bağlı olarak oluşan döviz kuru, mevduat faizi, Hazine bonosu ve devlet tahvili faiz oranlarının sabit yasal ve temerrüt faiz oranlarının çok üstünde gerçekleşmesi; borçlunun yararlanması, alacaklının ise zarara uğraması sonucunu doğurmaktadır. Bu nedenle borçlu borcunu süresinde ödememekte, yargı yoluna başvurulduğunda da yargı süresini uzatma gayreti göstermekte; böylece yargı mercilerindeki dava ve takipler çoğalmakta, yargıya güven azalmakta, kendiliğinden hak almak düşüncesi yaygınlaşarak kamu düzeni bozulmakta, kişi ve toplum güvenliği sarsılmaktadır.(AYM, E.1997/34, K.1998/79, 15/12/1998) Anayasa Mahkemesi de kanun koyucunun bir hak olarak öngördüğü veya kamu borcu hâline gelmiş ödemelerin geç yapılması nedeniyle mağdur olunduğu iddiasıyla yapılan başvurularda, alacakta veya hakka konu bedelde meydana gelen değer aşınmalarının başvurucular üzerinde orantısız bir yük oluşturması hâlinde mülkiyet hakkının ihlaline karar vermiştir.

                     Açıklanan durumlar baz alındığında anlaşılacaktır ki meşru bir beklenti ile doğmuş para alacağının değerinin korunması için bazı tedbirler alınmıştır. Para borcunun temerrüdü durumunda, alacağın değeri temerrüt faizi ile korunmaya çalışılmıştır ancak bazı durumlarda temerrüt faizi, piyasa etkenleri sebebi ile paranın değer kaybını korumaya yetmemektedir. Yazımızda yer alan Anayasa Mahkemesi kararında da detaylıca açıklandığı üzere meşru kanallarla doğmuş ve vadesi gelmiş alacaklar mülk olarak kabul edilmektedir. Anayasanın 5. ve 35. maddelerinin gereği olarak devletin, mülkiyet hakkına müdahale etmeme ve pozitif yükümlülüklerini yerine getirme zorunluluğu bulunmaktadır. Anayasa mahkemesi tarafından mülk kabul edilen bir hakkın ihlali, alacaklıya aradaki değer kaybının tazminat olarak ödenmesi gerektiği sonucuna bizleri ulaştırmaktadır. Bir sonraki yazımızda munzam zararın tespitine ilişkin davaları ve ek tazminat davalarının açılış hususunu inceleyeceğiz.

Av. Sultan Aslı EK- Stj. Av. Elvan ÖNAL