SPOR MÜSABAKA HASILATLARIN PAYLAŞILMASI VE MÜLKİYET HAKKI’NIN İHLALİ

Spor kulüplerinin müsabakalarda elde edilen hasılat gelirinin spor il ve ilçe müdürlükleriyle paylaşım konusu ve paylaşım miktarının belirlenmesi yönetmelikle idareye tanınmıştır. Bu sınırlandırılmamış yetki konusu hukuk devletinin vazgeçilmez paradigması olan hukuki güvenlik ilkesiyle bağdaşmadığını alanın uzmanları tarafından sıkça dillendirilmiştir. Son günlerde Anayasa Mahkemesi bu sorunu sebep olan yasa maddesi hakkında önemli bir karara imza attı. Bu yazımızda Anayasa mahkemesinin bu kararı ışığında müsabaka gelirlerinin paylaşılması, bu paylaşımın mülkiyet hakkına taalluk eden noktaları ve hukuk devletinde hakların nasıl ve kim tarafından sınırlandırılabileceğini yüksek mahkemenin kararları çerçevesinde ortaya koymaya çalışacağız.

Anayasa İle Teminat Altına Alınan Mülkiyet Hakkı Ancak Kanunla Sınırlandırılabilir.

21/5/1986 tarihli ve 3289 sayılı Gençlik ve Spor Hizmetleri Kanunu’nun “Müsabaka hasılatları” kenar başlıklı 16. maddesi şu şekildedir. 

“Madde 16 – Müsabakalardan elde edilecek brüt hasılattan gerekli masraflar çıktıktan sonra geriye kalan miktar; (…) müsabakanın yapıldığı spor il müdürlüklerine ve müsabaka yapan kulüplere dağıtılır. Bu konudaki uygulama, usul ve esaslar bir yönetmelikle belirtilir.”

Maddenin son cümlesinde mali yükümlülük doğuran ve mülkiyet hakkının sınırlandırılmasına yol açacak bir işlemin dayanağının yönetmelik olarak belirlenmiş olmasının hukuki güvenlik ilkesi ile çelişir olduğu tartışması çok yapılagelmiştir.

Anayasa’nın “Mülkiyet hakkı” kenar başlıklı 35. maddesi şu şekildedir:

Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.

Anayasanın bu maddesi ile teminat altına alınmış olunan mülkiyet hakkının ancak kanunla sınırlandırılabileceği, kanunun konusu olacağını düzenlemiştir.

 Anayasa mahkemesinin birçok kararında Anayasa ile teminat altına alınmış olunan mülkiyet hakkını şu şekilde tanımladığını görmekteyiz: “mülkiyet hakkı, ekonomik değer ifade eden ve parayla değerlendirilebilen her türlü mal varlığı hakkını kapsamaktadır (AYM, E.2015/39, K.2015/62, 1/7/2015, § 20). Bu bağlamda mülk olarak değerlendirilmesi gerektiğinde kuşku bulunmayan menkul ve gayrimenkul mallar ile bunların üzerinde tesis edilen sınırlı ayni haklar ile fikrî hakların yanı sıra icrası mümkün olan her türlü alacak da mülkiyet hakkının kapsamına dâhildir (AYM, Mahmut Duran ve diğerleri, B. No: 2014/11441, 1/2/2017, § 60).”

Anayasa’nın “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” kenar başlıklı 13. Maddesi şu şekildedir:

 “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” 

Yukarıda dile getirdiğimiz Anayasa metninden ve Anayasa’nın 2. maddesinde tanımı yapılmış olunan hukuk devleti ilkesinden açıkça anlaşılacağı üzere temel hak ve özgürlükler ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamanın da Anayasa’da öngörülen sebeplere uygun ve ölçülü olması gerekir. Ayrıca bu kanuni düzenlemenin keyfiliğe izin vermeyecek şekilde belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir bir niteliğe haiz olması gerekir.

Anayasa Mahkemesi’ne Göre Hukuk Devleti İlkesi:

Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararında hukuk devleti ilkesinden ne anlaşılması gerektiğini şu şekilde izah edilmiştir: “Esasen temel hak ve özgürlükleri sınırlayan kanunun bu niteliklere sahip olması Anayasa’nın 2. maddesinde güvenceye alınan hukuk devleti ilkesinin de bir gereğidir. Hukuk devletinde; kanuni düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi gerekir. Kanunda bulunması gereken bu nitelikler hukuki güvenliğin sağlanması bakımından da zorunludur. Zira bu ilke hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar (AYM, E.2015/41, K.2017/98, 4/5/2017, §§ 153, 154). Dolayısıyla Anayasa’nın 13. maddesinde sınırlama ölçütü olarak belirtilen kanunilik, Anayasa’nın 2. maddesinde güvenceye bağlanan hukuk devleti ilkesi ışığında yorumlanmalıdır.”

Vergi Yükümlülüğü Doğuran İşlemler ve Belirlilik İlkesi

Anayasa mahkemesi (AYM, E.2022/103, K.2022/150,  30/11/2022, §§ 14, 15, 16, 17,18,19) kararında 21/5/1986 tarihli ve 3289 sayılı Gençlik ve Spor Hizmetleri Kanunu’nun “Müsabaka hasılatları” kenar başlıklı 16. Maddesi’nin son cümlesinin neden anayasa aykırı olduğunu şu şekilde gerekçelendirmiştir: 

“İtiraz konusu kural; spor müsabakalarından elde edilecek hasılatın spor il müdürlüklerine ve müsabaka yapan kulüplere dağıtımına ilişkin uygulama, usul ve esasların çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceğini hüküm altına almaktadır. İdare tarafından hangi müsabakalardan hasılat payı alınacağı, brüt hasılat ve gerekli masraflar kavramlarının neleri içerdiği, net hasılattan idareye dağıtılması öngörülen payın hangi amaçla ve neyin karşılığı olarak alındığı konusunda anılan Kanun’da bir belirlilik bulunmamaktadır. Bu itibarla anılan hususların ilk elden yönetmelikle düzenlenmesi söz konusudur.

Ayrıca kulüplerin elde ettiği spor müsabakası hasılatı üzerinden idareye hangi oranda ödeme yapılacağı konusunda da Kanun’da herhangi bir düzenleme yapılmamıştır. Yine bu kapsamda müsabaka hasılatından alınacak payın alt veya üst sınırlarını gösterir bir hüküm de Kanun’da bulunmamaktadır. Dolayısıyla müsabaka hasılatlarından alınacak paya ilişkin oranlar ilk elden yönetmelikle düzenlenecektir.

Bu bağlamda müsabaka hasılatlarından alınacak payın hesaplanmasının ne şekilde belirleneceğine dair kanuni çerçeve çizilmemiş, idarenin pay oranının alt ve üst sınırları belirlenmemiş, konunun bütün ayrıntılarıyla düzenlenmesi yönetmeliğe bırakılmak suretiyle yürütmeye sınırsız, belirsiz, geniş bir düzenleme yetkisi tanınmıştır. Bu itibarla spor müsabaka hasılatlarından pay almak suretiyle mülkiyet hakkına sınırlama getiren kuralın belirli ve öngörülebilir nitelikte olmadığı ve bu yönüyle kanunilik şartını taşımadığı anlaşılmaktadır.”

Temel Haklar ve Kanun Yapma Yetkisi:

Anayasa mahkemesi (AYM, E.2022/103, K.2022/150,  30/11/2022, §§ 17,18,19) kararında temel haklar üzerinden tasarrufun nasıl olabileceğini ve tasarrufun kim tarafından yapılabileceğini şu şekilde açıklamıştır:

“Öte yandan Anayasa’nın 7. maddesinde “Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.” denilmektedir. Yasama yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisine (TBMM) ait olması ve bu yetkinin devredilememesi, kuvvetler ayrılığı ilkesinin bir gereğidir. Bu hükme yer veren Anayasa’nın 7. maddesinin gerekçesinde yasama yetkisinin parlamentoya ait olması “demokrasi rejimini benimseyen siyasi rejimlerde kaçınılmaz bir durum” olarak nitelendirilmiştir. Ayrıca gerekçede “Millet adına kanun koyma yetkisini yasama meclisi yerine getirir. Bu yetki devredilemez. Ancak, Anayasanın 99 ve 129 uncu maddeleri hükümleri saklıdır.” denilmek suretiyle bu ilkenin anlamı ve istisnaları belirtilmiştir. Madde gerekçesinden de anlaşılacağı üzere yasama yetkisinin devredilemezliği, esasen kanun koyma yetkisinin TBMM dışında başka bir organca kullanılamaması anlamına gelmektedir. Anayasa’nın 7. maddesi ile yasaklanan, kanun yapma yetkisinin devredilmesidir (AYM, E.2011/42, K.2013/60, 9/5/2013; E.2021/73, K.2022/51, 21/4/2022, § 15)

Anayasa’da kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda genel ifadelerle yürütme organına düzenleme yapma yetkisi verilmesi yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesine aykırılık oluşturabilmektedir. Bu nedenle Anayasa’da yer alan temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması, vergi ve benzeri mali yükümlülüklerin konması ve memurların atanması, özlük hakları gibi münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda kanunun temel esasları, ilkeleri ve çerçeveyi belirlemiş olması gerekmektedir. Anayasa koyucunun açıkça kanunla düzenlenmesini öngördüğü konularda yasama organının temel kuralları saptadıktan sonra uzmanlık ve idare tekniğine ilişkin hususları yürütmenin türevsel nitelikteki işlemlerine bırakması, yasama yetkisinin devri olarak yorumlanamaz (AYM, E.2011/42, K.2013/60, 9/5/2013; E.2019/36, K.2021/15, 4/3/2021, § 57).

Kuralla Anayasa’nın kanunla düzenlenmesini öngördüğü ve mülkiyet hakkını sınırlar nitelikteki müsabaka hasılatlarından alınacak payın belirlenmesinde genel ilkeler ortaya konulmadan, kanuni çerçeve çizilmeden, pay oranının alt ve üst sınırları belirlenmeden ilgili hususların tamamının düzenlenmesinin yönetmeliğe bırakılması yürütmeye sınırsız, belirsiz, geniş bir düzenleme yetkisinin tanınmasına neden olmuştur. Bu itibarla kural, yasama yetkisinin devredilemezliği ilkesiyle de bağdaşmamaktadır.”

Yüksek mahkeme yukarıda dile getirmiş olduğu gerekçelerden yola çıkarak 21/5/1986 tarihli ve 3289 sayılı Gençlik ve Spor Hizmetleri Kanunu’nun “Müsabaka hasılatları” kenar başlıklı 16. Maddesi’nin son cümlesinin Anayasa ile teminat altına alınmış olunan “Yasama yetkisi, Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması, Mülkiyet hakkı” kenar başlıklı 7, 13, 35 maddelerine aykırılık teşkil ettiğini ve bu nedenle de iptal edilmesi gerektiğine karar vermiştir. 

 

Av. Emrullah BEYTAR

 

 

 

PAYLI VE ELBİRLİĞİ MÜLKİYETE HAİZ TAŞINMAZLARDA ORTAK ALANLARDA YAPI KAYIT BELGESİ DÜZENLENMESİ

Halk arasında imar barışı olarak bilinen ve 3194 sayılı İmar Kanununa 7143 sayılı Vergi ve Diğer Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 16’ncı maddesi ile eklenen Geçici 16’ncı maddesi ile; afet risklerine hazırlık kapsamında ruhsatsız veya ruhsat ve eklerine aykırı yapıların kayıt altına alınması ve imar barışının sağlanması amacıyla 31/12/2017 tarihinden önce yapılmış yapılar için Yapı Kayıt Belgesi verilebileceği, başvuruya konu yapının ve arsasının mülkiyet durumu, yapı sınıf ve grubu ve diğer hususların Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hazırlanan Yapı Kayıt Sistemine yapı sahibinin beyanına göre kaydedileceği hükmü getirilmiştir.

İmar Kanununda yapılan bu düzenleme ile getirilen yapı kayıt belgesi yapının kullanım amacına yönelik olup, yapı kayıt belgesi alan yapılara, talep halinde ilgili mevzuatta tanımlanan ait olduğu abone grubu dikkate alınarak geçici olarak su, elektrik ve doğalgaz bağlanabileceği, yine bu belgeyi alan yapılarla ilgili alınmış yıkım kararları ile tahsil edilemeyen idari para cezaları iptal edileceği belirtilmiştir.

Ortak mülkiyete haiz taşınmazlara ilişkin olarak ilgili düzenlemede sadece yapı ruhsatı alıp da yapı kullanma izin belgesi almamış veya yapı ruhsatı bulunmayan yapılarda, yapı kayıt belgesi ile maliklerin tamamının muvafakatinin bulunması ve imar planlarında umumi hizmet alanlarına denk gelen alanların terk edilmesi halinde yapı kullanma izin belgesi aranmaksızın cins değişikliği ve kat mülkiyeti tesis edilebileceği ifade edilmiş olup, bu husus haricinde ortak mülkiyetli taşınmazlarda yapı kayıt belgesi düzenlenmesine ait bir hüküm bulunmamaktadır.

Ayrıca, üçüncü kişilere ait özel mülkiyete konu taşınmazlarda bulunan yapılar ile Hazineye ait sosyal donatı için tahsisli araziler üzerinde bulunan yapıların getirilen bu haklardan yararlandırılmayacağı hüküm altına alınmıştır.

Türk Medeni Kanunu’nda, “Paylı (Müşterek) Mülkiyet” ve “Elbirliği (İştirak) Mülkiyeti” olmak üzere iki çeşit hisseli mülkiyet çeşidi düzenlenmiştir.

Türk Medeni Kanununda paylı mülkiyet; “Paylı mülkiyette birden çok kimse, maddî olarak bölünmüş olmayan bir şeyin tamamına belli paylarla maliktir. Başka türlü belirlenmedikçe, paylar eşit sayılır.”, elbirliği mülkiyeti; “Kanun veya kanunda öngörülen sözleşmeler uyarınca oluşan topluluk dolayısıyla mallara birlikte malik olanların mülkiyeti, elbirliği mülkiyetidir. Elbirliği mülkiyetinde ortakların belirlenmiş payları olmayıp her birinin hakkı, ortaklığa giren malların tamamına yaygındır.” olarak tanımlanmıştır.

Türk Medeni Kanunu’nda, her iki hisseli mülkiyet türünde de taşınmaz üzerinde inşaat yapılabilmesi için tüm hissedarların oybirliğiyle karar almasının zorunlu olduğu düzenlenmiştir.

634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanununda ise; kat maliklerinden birinin ana gayrimenkulün ortak yerlerinde inşaat, onarım ve tesisler, değişik renkte dış badana veya boya yaptırabilmesi için bütün kat maliklerinin beşte dördünün yazılı rızasının alınması şart koşulmuştur.

3194 sayılı İmar Kanununun Geçici 16’ncı maddesinde, cins değişikliği ve kat mülkiyeti tesisi aşamasında diğer hissedarların muvafakatinin gerekli olduğu düzenlenmiş fakat hisseli parseller üzerindeki yapılar için yapı kayıt belgesi düzenlenmesi aşamasında diğer hissedarların muvafakatinin gerekli olup olmadığına ilişkin hiçbir kanuni düzenlemeye yer verilmemiştir.

Yukarıda zikredilen Türk Medeni Kanunun anılan maddelerine bakıldığında paylı ya da elbirliği mülkiyete tabi alanlarda inşaat yapabilmek için tüm hissedarlarının oybirliği ile karar alması gerekli olmaktadır. Kat Mülkiyeti Kanunun ilgili maddesinde de ana gayrimenkulün ortak yerlerinde kat maliklerinden biri tarafından inşaat, onarım ve tesisler, değişik renkte dış badana veya boya yaptırabilmesi için bütün kat maliklerinin beşte dördünün yazılı rızasının alınmasını zorunlu tutmuştur.

Paylı ve hisseli mülkiyete haiz taşınmazlarla Kat Mülkiyeti Kanununa tabi taşınmazların ortak alanlarla ilgili 3194 sayılı İmar Kanunun Geçici 16. maddesinin Yapı Kayıt Belgesi Düzenlenmesine İlişkin Usul ve Esaslar Tebliğinde herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. 

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı konuyla ilgili olarak kurumsal internet sitesinde;  imar barışı kapsamında yapı kayıt belgesi başvurusu için muvafakatin gerekmediğini maliklerden birinin başvurusunun yeterli olacağını, ancak kat mülkiyetine geçilmek istenirse tüm maliklerin muvafakatinin gerektiğini ifade etmektedir. (https://www.csb.gov.tr/sss/2-yapi-kayit-belgesi-muracaati Erişim tarihi:25.01.2023)

Görüldüğü üzere 3194 sayılı İmar Kanunun Geçici 16. Maddesinde paylı ve hisseli mülkiyete haiz taşınmazlarla Kat Mülkiyeti Kanununa tabi taşınmazların ortak alanlarıyla ilgili herhangi bir hüküm bulunmamakla beraber, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının internet sitesinde yayınladığı bir görüş esas alınarak bahse konu alanlarda tek malikin başvurusu üzerine yapı kayıt belgesi düzenlenmektedir.

Durum böyleyken Bakanlık görüşü esas alınarak ortak alanlarda yapı kayıt belgesinin düzenlenmesi hukuka aykırıdır. Kanundaki bu boşluğun Bakanlık görüşleri doğrultusunda doldurularak yorum yapılması mümkün değildir. Bu noktada sistematik yorum ilkesi uyarınca kanunun diğer maddeleri ve diğer kanunlardaki düzenlemeler öncelikle incelenmelidir. Nitekim Türk Medeni Kanunu ve Kat Mülkiyeti Kanunun ilgili maddeleri birlikte değerlendirildiğinde söz konusu taşınmazlarda tek malikin başvurusu üzerine yapı kayıt belgesi düzenlenemeyeceği aşikardır.

Kaldı ki, Anayasa’nın Mülkiyet hakkı başlıklı 35′ inci maddesinde ” Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” denilmektedir. İdarenin görüşü doğrultusunda kişilerin mülkiyet hakkının sınırlandırılması Anayasaya da aykırılık teşkil etmektedir.

Konuyla ilgili olarak aşağıda örnekleri sunulan mahkeme kararlarında vurgulanan husus; hisseli taşınmazlardaki yapılar için yapı kayıt belgesi alınabilmesi için hissedarların tamamının muvafakatinin gerektiğidir. Bu noktada hisse türünün paylı veya elbirliği olması arasında herhangi bir ayrıma gidilmemiştir.

İzmir BİM, 4. İDD, 19.03.2020 tarihli kararı;

”Yapının üçüncü kişilere ait özel mülkiyete konu taşınmaz vasfında olduğu hususuna gelince; yapı kayıt belgesine konu yapının bulunduğu taşınmazın hisseli olduğu ve davacı ile yapı kayıt belgesi alan müdahil ……………..’nun hisseli malikler olduğu, ayrıca taşınmazın miras yoluyla intikal ettiği, dolayısıyla tarafların elbirliğiyle malik oldukları, buna göre de her bir pay sahibinin mülkiyet hakkı taşınmazın tamamına dağılmış olduğundan, somut olay bakımından üçüncü kişilere ait özel mülkiyet durumundan söz etmeye imkan bulunmadığı, bununla birlikte, davalı idare tarafından her ne kadar paylı mülkiyet durumunda pay sahiplerinden herhangi birinin müracaatının yeterli olduğu iddia edilmişse de; elbirliğiyle mülkiyet durumunda maliklerin hisseleri olsa da, taşınmazın belirli bir kısmı ayrılarak bir mülkiyet ve buna bağlı olarak tasarruf hakkı belirlenemediğinden tüm maliklerin birlikte hareket etmesi gerektiğinden, yapı kayıt belgesi başvurusunun da tüm pay sahiplerince yapılmasının icap ettiği, dava konusu olayda ise; taşınmazın mülkiyet durumunun işlem tarihi itibariyle halen elbirliğiyle mülkiyet olduğu, her ne kadar müdahil tarafından yapı için Muğla 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde muhdesatın tespiti davası açılarak yapının kendisine aidiyetine karar verilmişse ve yapı sahibi olan müdahil tarafından uyuşmazlık konusu yapı kayıt belgesi alınmışsa da, taraflar arasında taşınmaz açısından yapılmış bir rızai taksim anlaşması ya da yapı yapılması yönünde verilmiş bir muvafakat olmadığından, bu yönüyle de hatalı hukuki değerlendirmesi ile tesis edilen işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı” gerekçesiyle, dava konusu yapı kayıt belgesinin iptaline karar karar veren İdare Mahkemesi kararı onanmıştır.

İstanbul BİM, 5. İDD, 03.12.2020 tarihli kararı;

“…..yapı sahibinin beyanına dayalı düzenlenen yapı kayıt belgesi ile kayıt altına alınan yapıların, belgenin düzenlenmesine temel oluşturan Yasanın Geçici 16.maddesi ile belirlenen şartları taşımadığının ilgili idaresince tespiti halinde anılan Kanuna dayanılarak hazırlanan Tebliğin 8. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca yine yetkili idaresince iptal edilmesi ve bu belgenin sağladığı hakların geri alınması mümkün olduğu gibi yargısal incelemesi devam eden davalarda da Yasanın istisna kapsamına aldığı alanlarda yapılan yapılar ile 31/12/2017 tarihinden sonra yapıldığı idaresince somut olarak kanıtlanan yapıların yapı kayıt belgesi ile sağlanan haklardan yararlanamayacağı açıktır.

Ayrıca, paylı mülkiyet hükümlerine tabi olunan ortak alanlarda maliklerin kendi payları oranında hak ve yükümlülüğe sahip olduğu, paylı mülkiyetin özgülendiği amacın ve kullanım şeklinin değiştirilmesi veya paylı mal üzerinde tasarruf yapılabilmesi için tüm paydaşların oybirliğiyle karar alması gerektiği, ortak alanda tüm kat maliklerinin oybirliğiyle aldığı karar olmaksızın yapıldığı sabit olan yapıların ise Geçici 16.madde ile sağlanan haklardan yararlanma imkânı bulunmadığının kabulü gerektiğinden, ortak alan olan yerde inşa edilen aykırılıkların 31/12/2017 tarihinden önce yapılıp yapılmadığının yapı kayıt belgesinin sağladığı haklardan yararlanma yönünden herhangi bir önemi bulunmamaktadır. 

……

Öte yandan yukarıda yer verilen açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanununun uygulama alanı bulduğu mahallerde ortak alan niteliğinde ki yerler için ancak tüm maliklerin başvuruda bulunması halinde 3194 sayılı İmar Kanununun Geçici 16.madde hükümleri uyarınca yapı kayıt belgesi düzenlenebilmesi mümkün olup İdare Mahkemesinin,”uyuşmazlık konusu yapının ortak alan niteliğindeki arka bahçenin, dava dışı K4.’ye ait bağımsız bölüme katılmasına ilişkin İmar Barışı kapsamında 3194 sayılı Kanuna eklenen Geçici 16. maddesi çerçevesinde taşınmaz hakkında ilgili idarelere başvuruda bulunulduğu ve başvuranın beyanı üzerine ilgili yasal düzenleme uyarınca uyuşmazlık konusu taşınmaz için Yapı Kayıt Belgeleri düzenlendiği, her ne kadar davacı tarafından belirtilen alanların ortak alan olarak kullanıldığı belirtilse de, bu alanların 3194 sayılı Kanun’un 16. Maddesi’nde sayılan Yapı Kayıt Belgesi düzenlenemeyecek yerlerden olmadığı” yolunda ki gerekçesinin isabetli olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.” denilmiştir.

İstanbul BİM 5. İDD. 26.05.2021 tarihli kararı;

“Yapı kayıt belgesinin hisseli parselde yapılan yapılara ilişkin olduğu görüldüğünden; hisseli taşınmazlarda maliklerin kendi payları oranında hak ve yükümlülüğe sahip olduğu gözetildiğinde taşınmaz mal üzerinde tasarruf yapılabilmesi için tüm hissedarların muvafakatinin gerektiği açık olup, diğer hissedarların Anayasa ile korunan mülkiyet hakkını kullanması engelleyecek şekilde yapılan yapılar için yapı kayıt belgesi düzenlenemeyeceği de açıktır.”

Sonuç olarak; 3194 sayılı İmar Kanunun Geçici 16. Maddesinde paylı ve hisseli mülkiyete haiz taşınmazlarla Kat Mülkiyeti Kanununa tabi taşınmazların ortak alanlarına yapı kayıt belgesi verilebileceğine dair herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu alanlarda yapı kayıt belgesi verilebilmesi için Türk Medeni Kanunu, Kat Mülkiyeti Kanunu ve ilgili mevzuat uyarınca taşınmazın diğer maliklerinin de muvafakatinin alınması gerektiğinden, bu muvafakatin alınmaksızın yapı kayıt belgesinin düzenlenmesi halinde diğer malikler açısından mülkiyet hakkının ihlali durumuyla karşılaşılacağı değerlendirilmektedir.

  Stajyer Avukat Ömer ALSANCAK

18 YAŞ ALTI SİGORTALILIK SÜRELERİ İÇİN AYM’DE DAVA AÇILMALI

18 yaş altı çalışmalar EYT’ li olmayı etkiler mi?

EYT’ nin temel sınırları Sayın Cumhurbaşkanı tarafından açıklandı, TBMM’ye gelmesi beklenmektedir.
EYT’ de en önemli şart kişinin 08.09.1999 tarihinden önce uzun vadeli sigorta kollarına tabi olup adına
emeklilik priminin yatmış olmasıdır. 08.09.1999 tarihinden önce kişinin 18 yaş altında sigortalı olması
EYT’ li olmasını etkilememektedir.

Sigortalılık süresi ne zaman başlar?

Ancak sigortalılık süresi 18 yaşının doldurulduğu tarihte mi başlayacak yoksa 18 yaşını doldurmadığı
tarihte mi? İşte bu sorunun cevabı çalışmamızda değerlendirilecektir.

Sigortalılık süresi ne anlama gelir?

Sigortalılık süresi; sigortalının malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına tabi olarak ilk defa çalışmaya
başladığı tarih ile aylık bağlanması için yazılı istekte bulunduğu tarih, ölen sigortalılar için de ölüm
tarihi arasında geçen süre olarak dikkate alınır.

Sigortalılık süresinin tamamen çalışılarak ya da prim ödenerek geçirilmiş olması şart değildir. Bu
sürenin başlangıç ve sonu arasında sigortalının aralıklı ya da birden çok sigortalılık haline tabi
çalışmasının, sigortalılık süresinin belirlenmesinde bir önemi yoktur.

Sigortalılık süresinin başlangıcı ne zamandır?

Malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarının uygulanmasında dikkate alınacak sigortalılık süresinin
başlangıcı; malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına tabi olarak ilk defa kapsama girdiği tarih kabul
edilir.

Ancak, 4a (SSK) sigortalıları için işe giriş tarihi ile primlerin ödenmeye başladığı tarih farklı ise, ilk defa
malullük, yaşlılık ve ölüm sigortasına tabi prim ödenmeye başlanan tarih sigortalılık süresinin
başlangıcı olarak dikkate alınır.

Kadınlarda 20 yıl, erkeklerde 25 yıl sigortalılık süreleri burada bahsedilen sigortalılık süresinin
başlangıcından itibaren sayılır.

18 yaşından önce sigortalı olanların sigortalılık süresi ne zaman başlar?

Malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarının uygulanmasında; 18 yaşından önce malullük, yaşlılık ve ölüm
sigortalarına tabi olanların sigortalılık sürelerinin 18 yaşını doldurdukları tarihte başladığı kabul edilir.
Bu tarihten önceki süreler için ödenen malullük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primleri, sadece prim
ödeme gün sayılarının hesabına dâhil edilir.

Örneğin; doğum tarihi 10.07.1974 olan (bayan) kişinin 18 yaşını doldurduğu tarih 10.07.1992 olacak;
doğum tarihi 07.09.1981 olan (bay) kişinin 18 yaşını doldurduğu tarih 07.09.1999 olacak; doğum
tarihi 02.01.1982 olan (bay) kişinin 18 yaşını doldurduğu tarih 02.01.2000 olacaktır. Örneğimizdeki
kişilerin sigortalılık sürelerinin başlangıcı sırasıyla 10.07.1992, 07.09.1999 ve 02.01.2000, sigortalılık
sürelerinin doldurulduğu tarih ise sırasıyla 10.07.2012, 07.09.2024 ve 02.01.2025 olacaktır.

Sigortalılık süresinin başlangıcında bir istisna var!

01.04.1981 (dâhil değil) tarihinden önce malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına 4a (SSK) kapsamında
tescil edilmiş olanlar hakkında yaşa bakılmaksızın sigortalılık süresinin başlangıç tarihi dikkate alınır.
Bunun yanında ayrıca 18 yaş öncesinde geçen çalışma süreleri de prim ödeme gün sayısına ilave
edilir. Örneğin; uzun vadeli sigortalılık başlangıcı 31.03.1981 tarihi olan ve 15.04.1964 doğum tarihli X
(bay) kişisinin 31.03.1981 tarihindeki yaşı 31.03.1981 (-) 15.04.1964 = 16 yıl 11 ay 16 gün. Dolayısıyla
bu kişinin sigortalılık süresinin başlangıcı 31.03.1981 tarihi esas alınacak ve ödenen primler de prim
gün sayısına ilave edilecektir. Bu kişinin örneğin 25 yıllık sigortalılık süresinin dolduğu tarih
31.03.2006 olacaktır.

Sigortalılık başlangıcı 01.04.1981 ve sonrası olup 18 yaşın altında olanların sigortalılık süresinin hesabı
nasıl yapılmalıdır?

Soruyu örnek ile açıklayalım. 01.03.1980 doğumlu olan Bay Ahmet, 03.05.1995 tarihinde berber
dükkânında uzun vadeli sigorta kollarına tabi çalışmaya başladığını varsaydığımızda; Ahmet bey ilk
sigortalı olduğu zaman yaşı 18 yaşın altında (15 yıl 2 ay 2 gün) olduğu için KANUN GEREĞİ sigortalılık
süresinin başlangıcı 03.05.1995 tarihi esas alınmayacak (alınsaydı 25 yıllık sigortalılık süresini
03.05.2020 tarihinde doldurmuş olacak idi), 18 yaşın dolduğu tarih olan 01.03.1998 tarihi esas
alınacak ve 25 yıllık sigortalılık süresini 01.03.2023 tarihinde dolduracaktır.

Sonuç ve öneri olarak; 18 yaşın altındaki sürelerde geçen çalışma süreleri mevcut uygulamada kanun
gereği sadece prim ödeme gün sayısına ilave edilirken, sigortalılık süresinin başlangıcı olarak dikkate
alınmamakta, 18 yaşın doldurulduğu tarih esas alınmaktadır. EYT şartı olarak kabul edilen 08.09.1999
tarihinden önce uzun vadeli sigorta başlangıcı olan ve 18 yaş altındaki çalışanlar da EYT’ den
yararlanabilecek, ancak 18 yaş altındaki işe başlama tarihi aranan 20/25 yıllık sigortalılık süresinin

hesabında dikkate alınmamaktadır. Aslında burada bir tezatlık vardır. Şöyle ki, 18 yaş altındaki
sigortalı hizmetler prim gününden sayılmakta sigortalılık süresinin başlangıcından sayılmamaktadır.
Bu durum Anayasamızın 10. Maddesinde yer alan EŞİTLİK İLKESİNE aykırı olduğu düşünülmekle
beraber 11. Maddesindeki kanunların Anayasa’ya aykırı olamayacağı da dikkate alınmalıdır. 5510
sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 38’inci maddesinin Anayasa’ya aykırılığı
özellikle EYT mevzuunda kendisini iyice hissettirecektir. Bu durum, yukarıda ifade edildiği üzere
kişilerin aleyhine bir durum oluşturduğu, mağduriyet oluşturacağı dikkate alınmalıdır. Bununla
beraber Anayasamızın 60. Maddesinde yer alan “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu
güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar.” düzenlemesinde önemli anlamlar vardır.


Av. Muaz Salih YILDIRIM

 

https://eytdanismanlik.com/18-yas-alti-sigortalilik-sureleri-icin-aymde-dava-acilmali/2249/

SOSYAL MEDYA YASASI-II

SOSYAL MEDYA YASASI-II

 

        Bir önceki yazımızda bahsettiğimiz üzere, ülkemizde kabul edilen sosyal medya yasası birçok konuda düzenlemeler içermekte ancak yapılan bu düzenlemelerde değinilmesi ve tartışılması gereken önemli hususlar bulunmaktadır. Bu yazımızda; yapılan değişikliklerin tartışmalı yönlerini ele alarak kişilerin hak ve özgürlükleri üzerindeki etkileri değerlendireceğiz.

 

  • İlk olarak değinmemiz gereken konu; sosyal ağ sağlayıcıları tanımının kapsamıdır. Sosyal medya yasasının getirilme amacına etkin bir şekilde ulaşabilmek için sosyal medya sağlayıcı tanımına haiz olan platformların hangi kriterlere sahip olması gerektiği açıkça belirtilmelidir. Yani hangi sosyal medya içeriklerinin kaldırma yaptırımıyla karşılaşacağının şeffaf ve karar vericilerin öznel kararlarına bırakılmayacak şekilde tanımlanması gerekmektedir. Bu kriterler belirtilmediği takdirde sosyal etkileşim amacıyla paylaşım yapılan herhangi bir web sitesi dahi bu kapsama gireceğinden bahse konu siteye ağır sorumluluklar yüklenecektir.  Dolayısıyla sosyal ağ sağlayıcı kavramı sosyal medya platformları ile sınırlandırıldığı takdirde sosyal medya yasası asıl amacına ulaşmış olacaktır.

 

  • Sosyal ağ sağlayıcılarından bahsetmişken temsilcilikler konusunda da bazı olumsuz düzenlemeler olduğunu unutmamalıyız. Temsilcilikler öncelikle, İnternet Kanunu’nun 9. maddesine dayalı olarak yapılan içeriğin kaldırılması ve erişimin engellenmesi taleplerini karşılamakla sorumludurlar. Erişimin engellenmesi kararları gerekçeli olarak verilmelidir. Ancak Sulh Ceza Hakimliklerinin bile verdiği erişim engelleme kararlarını gerekçeli olmadığı düşünüldüğünde, herhangi bir hukuk eğitimden geçmemiş olan -ki zaten böyle bir kıstas da belirlenmemiş- temsilcilerin yüzlerce talebe 48 saat içinde gerekçe yazabilmeleri tartışma konusudur.

 

  • Bir diğer önemli husus ise kullanıcı verilerinin Türkiye’de muhafaza altına alınması yükümlülüğüdür. Böyle bir yükümlülük kişilerin kendi gizliliğinden kuşku duymayacak şekilde düzenlenmelidir. Data lokalizasyonu denen sosyal medya platformlarının kullanıcılara ait verilerini bulundukları ülkelerde tutulması zorunluluğu, kullanıcıların mahremiyetlerini koruyacak şekilde şifreleme gibi bir yöntemle garanti altına alınmalıdır. Aksi takdirde en küçük bir muhalefet durumunda anonim olarak fikir beyan eden kullanıcılara “halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu (TCK m.216)” gibi bir suç atfedilebilir, savcılık talebiyle kişilerin her türlü verisine Türkiye’deki temsilcilik ve sunucular vasıtasıyla ulaşılabilir. Bu düzenleme, kişilik haklarına karşı bir ihlal gerçekleştiğinde veya suç işlendiğinde faillerin cezalandırılmasına yardımcı olacaktır. Fakat bununla beraber siyasi baskılar nedeniyle anonim olarak hesap kullanan kişilerin tespit edilmesine de olanak sağlanacaktır. Ne yazık ki bu durumda kişiler duygu ve düşüncelerini ifade etmekten çekinecek, Anayasa tarafından korunan ifade özgürlüğü olumsuz etkilenecek ve temel bir özgürlükte ihlal oluşacaktır.

 

  • Diğer yandan temsilci atama yükümlülüğü yerine getirilmediği takdirde internet bant genişliğinin büyük bir oranda daraltılması ölçülülük ilkesi bağdaşmamaktadır. Bu yükümlülük yerine getirilmediğinde öngörülen idari para cezaları ve reklam yasağının orantısız olmasının yanısıra, bant genişliğinin siteye erişilemeyecek şekilde daraltılması da bireylerin oldukça yaygın kullandığı platformlara erişimini engelleyecektir. Bu düzenleme bireylerin haber alma hakkını kısıtladığı gibi ifade özgürlüğünü de ihlal edecektir. Bu müdahalenin ölçüsüz olduğu gayet açıktır.

 

Nitekim temsilci atamamak kişilik haklarına yönelik bir suç oluşturmayıp sadece saldırı niteliğinde bir eylem yapıldığında oluşan sonuçların önlenememesi ihtimalini göstermektedir. Şunu belirtmemiz gerekir ki kişilik haklarına yönelen bir saldırıyı önlemek için buna sebep olan içeriğin ortadan kaldırılması yeterli bir çözüm olacaktır. Fakat eylemin meydana geldiği siteye tamamen erişilememesi, ölçüsüz olacak ve Türkiye’yi hukuk devletinin özelliklerinden uzaklaştıracaktır.

 

SONUÇ

         Anılan düzenlemenin yapılması için gerçek bir ihtiyaç vardır. Çünkü günlük hayatımızda kullandığımız sosyal medya platformları yurtdışı merkezli oldukları için bu platformlar üzerinden yapılan saldırılar ve işlenen suçlarda erişim engellenememekte ve eylemi gerçekleştiren kişiler de anonim ise kendilerine ulaşılamamaktadır. Ancak devletin pozitif yükümlülüklerini yerine getirmesini amaçlayan düzenleme, içeriğinde amacını aşan, ölçüsüz pek çok yükümlülük barındırmaktadır. Bahsettiğimiz değişiklikler ile maalesef ki bireylerin ifade özgürlüğü, haber alma hakkı gibi Anayasal hakları ihlal edilmiş olacaktır. Öyle ki bireylerin özgürce düşüncelerini ifade edebildiği tek platform sosyal medya olduğundan bu düzenleme ile artık sosyal medya aracılığıyla fikir beyan etmek zorlaşacaktır. Özellikle teknoloji çağında olduğumuz düşünüldüğünde böylesine bir mekanizma bireylerin halihazırda en önemli haklarını kullanabilmesinin önüne geçecek ve yasalaşan bu düzenlemeye dayanılarak haksızlıklar oluşabilecek, var olan düzenlemeler suistimale açık hale gelecektir.

 

Staj. Av. Sinem KORKMAZ

 

 

 

 

 

STAJ BAŞLANGICI DOĞUM BORÇLANMASINA ETKİ EDER!

Bu yazıda staj başlangıcının hangi durumda sigortalılık başlangıcına etki ettiğini açıklayacağız.

Sosyal güvenlik sistemimiz temel ve genel olarak kişilerin emekliliği üzerine kuruludur. Emeklilik için de sistemde olan sigortalıların uzun vadeli sigorta kolları dediğimiz malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına genelde işverenleri aracılığıyla prim ödenmesi şarttır.

Kısa vadeli sigorta nedir?

Bazı durumlarda ve bazı sigortalılarda sadece kısa vadeli sigorta kolları dediğimiz iş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık sigortalarına prim ödenmektedir. Buna örnek olarak staja tabi tutulan öğrencileri gösterebiliriz.

Staj başlangıcı neden sigortalılık başlangıcı olarak kabul görmez?

Staj gören, görmüş veya görecek olan öğrenciler hakkında emeklilik primi kesilmediği için, staj başlangıcı “sigortalılık başlangıcı” olarak kabul görmemektedir.

Kadın sigortalılar için staj sonrası doğum borçlanmaları için lehe düzenleme yapıldı

Staj başlangıcı olan kadın sigortalıların staj başlangıcından sonra meydana gelen doğumlar için doğum borçlanması yapılması mümkün mü değil mi? Sorusunun cevabı özellikle EYT’nin yasalaşacağı bu günlerde prim ödeme gün sayısı eksiği olanlar için çok önemli olacaktır.

Doğum borçlanmasının yapılabilmesi için öncelikli şart; kadın sigortalının doğumdan önce “gerek yürürlükte bulunan 5510 sayılı Kanun gerekse de mülga sosyal güvenlik kanunlarına göre tescil edilmiş ve adına uzun vadeli sigorta kollarına tabi prim bildirilmiş/tahakkuk etmiş olmasıdır”. Bu şart 2008 yılından 2010 yılına kadar geçerli iken, 16.09.2010 tarihinde SGK uygulama değişikliği yaparak doğumdan önce uzun vadeli sigorta kolları yönünden başlangıcı olmayanlar için kısa vadeli sigorta kollarına yönünden başlangıcı olanları da ilave etmiş, başka bir ifade ile SGK kadın sigortalıların bir nevi lehine yumuşatarak staj başlangıcını da doğum borçlanması için yeterli kabul etmiştir.

Sonuç olarak, bir kadın sigortalının en fazla 3 çocukla sınırlı olmak ve her bir çocuk için 2 yıl toplamda 3 x 2= 6 yıl doğumdan sonraki sürelerin borçlanmasında, doğum olaylarının ilk sigortalılık başlangıcı tarihinden sonra meydana gelmesi şartıyla, bu başlangıçta sadece emeklilik primi ödenmiş sigortalılık değil iş kazası primi ödenmiş sigortalılık da esas alınmaktadır. Dolayısıyla, kadın sigortalının staj başlangıcından sonraki sürelerde meydana gelen doğum olayları borçlanma kapsamında değerlendirilecek ve borçlanılan süre prim ödeme gün sayısına ilave edilecektir.

Sigortalılığı ilk defa kısa vade sigorta kollarına tabi prim bildirilerek başlayan kadın sigortalıların bu tarihten sonra doğum borçlanması yapması halinde sigortalılık başlangıç tarihi uzun vade primi bildirilen tarihten geriye doğru gidilerek tespit edilir. Örneğin; X kadın sigortalısı ilk defa 01.04.1997 tarihinde stajyer öğrenci olarak çalışmaya başlamış, adına iş kazası ve meslek hastalığı primi bildirilmiş, 01.02.1999 tarihinde ise doğum yapmıştır. Bu sigortalı 01.04.2001 tarihinde ilk defa emeklilik primi ödenecek şekilde bir mali müşavir ofisinde temizlikçi olarak çalışmaya başlamıştır. X sigortalısı doğumdan sonraki 2 yıllık süreyi borçlanırsa sigortalılık süresi başlangıcı 01.04.2001 tarihinden geriye doğru 2 yıllık borçlanılan süre kadar 01.04.1999 tarihine çekilecek ve prim gün sayısına 720 gün ilave edilecektir.

Avukat Muaz Salih Yıldırım

 

https://eytdanismanlik.com/staj-baslangici-dogum-borclanmasina-etki-eder-mi/2172/