PAYLI VE ELBİRLİĞİ MÜLKİYETE HAİZ TAŞINMAZLARDA ORTAK ALANLARDA YAPI KAYIT BELGESİ DÜZENLENMESİ

Halk arasında imar barışı olarak bilinen ve 3194 sayılı İmar Kanununa 7143 sayılı Vergi ve Diğer Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 16’ncı maddesi ile eklenen Geçici 16’ncı maddesi ile; afet risklerine hazırlık kapsamında ruhsatsız veya ruhsat ve eklerine aykırı yapıların kayıt altına alınması ve imar barışının sağlanması amacıyla 31/12/2017 tarihinden önce yapılmış yapılar için Yapı Kayıt Belgesi verilebileceği, başvuruya konu yapının ve arsasının mülkiyet durumu, yapı sınıf ve grubu ve diğer hususların Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hazırlanan Yapı Kayıt Sistemine yapı sahibinin beyanına göre kaydedileceği hükmü getirilmiştir.

İmar Kanununda yapılan bu düzenleme ile getirilen yapı kayıt belgesi yapının kullanım amacına yönelik olup, yapı kayıt belgesi alan yapılara, talep halinde ilgili mevzuatta tanımlanan ait olduğu abone grubu dikkate alınarak geçici olarak su, elektrik ve doğalgaz bağlanabileceği, yine bu belgeyi alan yapılarla ilgili alınmış yıkım kararları ile tahsil edilemeyen idari para cezaları iptal edileceği belirtilmiştir.

Ortak mülkiyete haiz taşınmazlara ilişkin olarak ilgili düzenlemede sadece yapı ruhsatı alıp da yapı kullanma izin belgesi almamış veya yapı ruhsatı bulunmayan yapılarda, yapı kayıt belgesi ile maliklerin tamamının muvafakatinin bulunması ve imar planlarında umumi hizmet alanlarına denk gelen alanların terk edilmesi halinde yapı kullanma izin belgesi aranmaksızın cins değişikliği ve kat mülkiyeti tesis edilebileceği ifade edilmiş olup, bu husus haricinde ortak mülkiyetli taşınmazlarda yapı kayıt belgesi düzenlenmesine ait bir hüküm bulunmamaktadır.

Ayrıca, üçüncü kişilere ait özel mülkiyete konu taşınmazlarda bulunan yapılar ile Hazineye ait sosyal donatı için tahsisli araziler üzerinde bulunan yapıların getirilen bu haklardan yararlandırılmayacağı hüküm altına alınmıştır.

Türk Medeni Kanunu’nda, “Paylı (Müşterek) Mülkiyet” ve “Elbirliği (İştirak) Mülkiyeti” olmak üzere iki çeşit hisseli mülkiyet çeşidi düzenlenmiştir.

Türk Medeni Kanununda paylı mülkiyet; “Paylı mülkiyette birden çok kimse, maddî olarak bölünmüş olmayan bir şeyin tamamına belli paylarla maliktir. Başka türlü belirlenmedikçe, paylar eşit sayılır.”, elbirliği mülkiyeti; “Kanun veya kanunda öngörülen sözleşmeler uyarınca oluşan topluluk dolayısıyla mallara birlikte malik olanların mülkiyeti, elbirliği mülkiyetidir. Elbirliği mülkiyetinde ortakların belirlenmiş payları olmayıp her birinin hakkı, ortaklığa giren malların tamamına yaygındır.” olarak tanımlanmıştır.

Türk Medeni Kanunu’nda, her iki hisseli mülkiyet türünde de taşınmaz üzerinde inşaat yapılabilmesi için tüm hissedarların oybirliğiyle karar almasının zorunlu olduğu düzenlenmiştir.

634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanununda ise; kat maliklerinden birinin ana gayrimenkulün ortak yerlerinde inşaat, onarım ve tesisler, değişik renkte dış badana veya boya yaptırabilmesi için bütün kat maliklerinin beşte dördünün yazılı rızasının alınması şart koşulmuştur.

3194 sayılı İmar Kanununun Geçici 16’ncı maddesinde, cins değişikliği ve kat mülkiyeti tesisi aşamasında diğer hissedarların muvafakatinin gerekli olduğu düzenlenmiş fakat hisseli parseller üzerindeki yapılar için yapı kayıt belgesi düzenlenmesi aşamasında diğer hissedarların muvafakatinin gerekli olup olmadığına ilişkin hiçbir kanuni düzenlemeye yer verilmemiştir.

Yukarıda zikredilen Türk Medeni Kanunun anılan maddelerine bakıldığında paylı ya da elbirliği mülkiyete tabi alanlarda inşaat yapabilmek için tüm hissedarlarının oybirliği ile karar alması gerekli olmaktadır. Kat Mülkiyeti Kanunun ilgili maddesinde de ana gayrimenkulün ortak yerlerinde kat maliklerinden biri tarafından inşaat, onarım ve tesisler, değişik renkte dış badana veya boya yaptırabilmesi için bütün kat maliklerinin beşte dördünün yazılı rızasının alınmasını zorunlu tutmuştur.

Paylı ve hisseli mülkiyete haiz taşınmazlarla Kat Mülkiyeti Kanununa tabi taşınmazların ortak alanlarla ilgili 3194 sayılı İmar Kanunun Geçici 16. maddesinin Yapı Kayıt Belgesi Düzenlenmesine İlişkin Usul ve Esaslar Tebliğinde herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. 

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı konuyla ilgili olarak kurumsal internet sitesinde;  imar barışı kapsamında yapı kayıt belgesi başvurusu için muvafakatin gerekmediğini maliklerden birinin başvurusunun yeterli olacağını, ancak kat mülkiyetine geçilmek istenirse tüm maliklerin muvafakatinin gerektiğini ifade etmektedir. (https://www.csb.gov.tr/sss/2-yapi-kayit-belgesi-muracaati Erişim tarihi:25.01.2023)

Görüldüğü üzere 3194 sayılı İmar Kanunun Geçici 16. Maddesinde paylı ve hisseli mülkiyete haiz taşınmazlarla Kat Mülkiyeti Kanununa tabi taşınmazların ortak alanlarıyla ilgili herhangi bir hüküm bulunmamakla beraber, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının internet sitesinde yayınladığı bir görüş esas alınarak bahse konu alanlarda tek malikin başvurusu üzerine yapı kayıt belgesi düzenlenmektedir.

Durum böyleyken Bakanlık görüşü esas alınarak ortak alanlarda yapı kayıt belgesinin düzenlenmesi hukuka aykırıdır. Kanundaki bu boşluğun Bakanlık görüşleri doğrultusunda doldurularak yorum yapılması mümkün değildir. Bu noktada sistematik yorum ilkesi uyarınca kanunun diğer maddeleri ve diğer kanunlardaki düzenlemeler öncelikle incelenmelidir. Nitekim Türk Medeni Kanunu ve Kat Mülkiyeti Kanunun ilgili maddeleri birlikte değerlendirildiğinde söz konusu taşınmazlarda tek malikin başvurusu üzerine yapı kayıt belgesi düzenlenemeyeceği aşikardır.

Kaldı ki, Anayasa’nın Mülkiyet hakkı başlıklı 35′ inci maddesinde ” Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” denilmektedir. İdarenin görüşü doğrultusunda kişilerin mülkiyet hakkının sınırlandırılması Anayasaya da aykırılık teşkil etmektedir.

Konuyla ilgili olarak aşağıda örnekleri sunulan mahkeme kararlarında vurgulanan husus; hisseli taşınmazlardaki yapılar için yapı kayıt belgesi alınabilmesi için hissedarların tamamının muvafakatinin gerektiğidir. Bu noktada hisse türünün paylı veya elbirliği olması arasında herhangi bir ayrıma gidilmemiştir.

İzmir BİM, 4. İDD, 19.03.2020 tarihli kararı;

”Yapının üçüncü kişilere ait özel mülkiyete konu taşınmaz vasfında olduğu hususuna gelince; yapı kayıt belgesine konu yapının bulunduğu taşınmazın hisseli olduğu ve davacı ile yapı kayıt belgesi alan müdahil ……………..’nun hisseli malikler olduğu, ayrıca taşınmazın miras yoluyla intikal ettiği, dolayısıyla tarafların elbirliğiyle malik oldukları, buna göre de her bir pay sahibinin mülkiyet hakkı taşınmazın tamamına dağılmış olduğundan, somut olay bakımından üçüncü kişilere ait özel mülkiyet durumundan söz etmeye imkan bulunmadığı, bununla birlikte, davalı idare tarafından her ne kadar paylı mülkiyet durumunda pay sahiplerinden herhangi birinin müracaatının yeterli olduğu iddia edilmişse de; elbirliğiyle mülkiyet durumunda maliklerin hisseleri olsa da, taşınmazın belirli bir kısmı ayrılarak bir mülkiyet ve buna bağlı olarak tasarruf hakkı belirlenemediğinden tüm maliklerin birlikte hareket etmesi gerektiğinden, yapı kayıt belgesi başvurusunun da tüm pay sahiplerince yapılmasının icap ettiği, dava konusu olayda ise; taşınmazın mülkiyet durumunun işlem tarihi itibariyle halen elbirliğiyle mülkiyet olduğu, her ne kadar müdahil tarafından yapı için Muğla 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde muhdesatın tespiti davası açılarak yapının kendisine aidiyetine karar verilmişse ve yapı sahibi olan müdahil tarafından uyuşmazlık konusu yapı kayıt belgesi alınmışsa da, taraflar arasında taşınmaz açısından yapılmış bir rızai taksim anlaşması ya da yapı yapılması yönünde verilmiş bir muvafakat olmadığından, bu yönüyle de hatalı hukuki değerlendirmesi ile tesis edilen işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı” gerekçesiyle, dava konusu yapı kayıt belgesinin iptaline karar karar veren İdare Mahkemesi kararı onanmıştır.

İstanbul BİM, 5. İDD, 03.12.2020 tarihli kararı;

“…..yapı sahibinin beyanına dayalı düzenlenen yapı kayıt belgesi ile kayıt altına alınan yapıların, belgenin düzenlenmesine temel oluşturan Yasanın Geçici 16.maddesi ile belirlenen şartları taşımadığının ilgili idaresince tespiti halinde anılan Kanuna dayanılarak hazırlanan Tebliğin 8. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca yine yetkili idaresince iptal edilmesi ve bu belgenin sağladığı hakların geri alınması mümkün olduğu gibi yargısal incelemesi devam eden davalarda da Yasanın istisna kapsamına aldığı alanlarda yapılan yapılar ile 31/12/2017 tarihinden sonra yapıldığı idaresince somut olarak kanıtlanan yapıların yapı kayıt belgesi ile sağlanan haklardan yararlanamayacağı açıktır.

Ayrıca, paylı mülkiyet hükümlerine tabi olunan ortak alanlarda maliklerin kendi payları oranında hak ve yükümlülüğe sahip olduğu, paylı mülkiyetin özgülendiği amacın ve kullanım şeklinin değiştirilmesi veya paylı mal üzerinde tasarruf yapılabilmesi için tüm paydaşların oybirliğiyle karar alması gerektiği, ortak alanda tüm kat maliklerinin oybirliğiyle aldığı karar olmaksızın yapıldığı sabit olan yapıların ise Geçici 16.madde ile sağlanan haklardan yararlanma imkânı bulunmadığının kabulü gerektiğinden, ortak alan olan yerde inşa edilen aykırılıkların 31/12/2017 tarihinden önce yapılıp yapılmadığının yapı kayıt belgesinin sağladığı haklardan yararlanma yönünden herhangi bir önemi bulunmamaktadır. 

……

Öte yandan yukarıda yer verilen açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanununun uygulama alanı bulduğu mahallerde ortak alan niteliğinde ki yerler için ancak tüm maliklerin başvuruda bulunması halinde 3194 sayılı İmar Kanununun Geçici 16.madde hükümleri uyarınca yapı kayıt belgesi düzenlenebilmesi mümkün olup İdare Mahkemesinin,”uyuşmazlık konusu yapının ortak alan niteliğindeki arka bahçenin, dava dışı K4.’ye ait bağımsız bölüme katılmasına ilişkin İmar Barışı kapsamında 3194 sayılı Kanuna eklenen Geçici 16. maddesi çerçevesinde taşınmaz hakkında ilgili idarelere başvuruda bulunulduğu ve başvuranın beyanı üzerine ilgili yasal düzenleme uyarınca uyuşmazlık konusu taşınmaz için Yapı Kayıt Belgeleri düzenlendiği, her ne kadar davacı tarafından belirtilen alanların ortak alan olarak kullanıldığı belirtilse de, bu alanların 3194 sayılı Kanun’un 16. Maddesi’nde sayılan Yapı Kayıt Belgesi düzenlenemeyecek yerlerden olmadığı” yolunda ki gerekçesinin isabetli olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.” denilmiştir.

İstanbul BİM 5. İDD. 26.05.2021 tarihli kararı;

“Yapı kayıt belgesinin hisseli parselde yapılan yapılara ilişkin olduğu görüldüğünden; hisseli taşınmazlarda maliklerin kendi payları oranında hak ve yükümlülüğe sahip olduğu gözetildiğinde taşınmaz mal üzerinde tasarruf yapılabilmesi için tüm hissedarların muvafakatinin gerektiği açık olup, diğer hissedarların Anayasa ile korunan mülkiyet hakkını kullanması engelleyecek şekilde yapılan yapılar için yapı kayıt belgesi düzenlenemeyeceği de açıktır.”

Sonuç olarak; 3194 sayılı İmar Kanunun Geçici 16. Maddesinde paylı ve hisseli mülkiyete haiz taşınmazlarla Kat Mülkiyeti Kanununa tabi taşınmazların ortak alanlarına yapı kayıt belgesi verilebileceğine dair herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu alanlarda yapı kayıt belgesi verilebilmesi için Türk Medeni Kanunu, Kat Mülkiyeti Kanunu ve ilgili mevzuat uyarınca taşınmazın diğer maliklerinin de muvafakatinin alınması gerektiğinden, bu muvafakatin alınmaksızın yapı kayıt belgesinin düzenlenmesi halinde diğer malikler açısından mülkiyet hakkının ihlali durumuyla karşılaşılacağı değerlendirilmektedir.

  Stajyer Avukat Ömer ALSANCAK

18 YAŞ ALTI SİGORTALILIK SÜRELERİ İÇİN AYM’DE DAVA AÇILMALI

18 yaş altı çalışmalar EYT’ li olmayı etkiler mi?

EYT’ nin temel sınırları Sayın Cumhurbaşkanı tarafından açıklandı, TBMM’ye gelmesi beklenmektedir.
EYT’ de en önemli şart kişinin 08.09.1999 tarihinden önce uzun vadeli sigorta kollarına tabi olup adına
emeklilik priminin yatmış olmasıdır. 08.09.1999 tarihinden önce kişinin 18 yaş altında sigortalı olması
EYT’ li olmasını etkilememektedir.

Sigortalılık süresi ne zaman başlar?

Ancak sigortalılık süresi 18 yaşının doldurulduğu tarihte mi başlayacak yoksa 18 yaşını doldurmadığı
tarihte mi? İşte bu sorunun cevabı çalışmamızda değerlendirilecektir.

Sigortalılık süresi ne anlama gelir?

Sigortalılık süresi; sigortalının malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına tabi olarak ilk defa çalışmaya
başladığı tarih ile aylık bağlanması için yazılı istekte bulunduğu tarih, ölen sigortalılar için de ölüm
tarihi arasında geçen süre olarak dikkate alınır.

Sigortalılık süresinin tamamen çalışılarak ya da prim ödenerek geçirilmiş olması şart değildir. Bu
sürenin başlangıç ve sonu arasında sigortalının aralıklı ya da birden çok sigortalılık haline tabi
çalışmasının, sigortalılık süresinin belirlenmesinde bir önemi yoktur.

Sigortalılık süresinin başlangıcı ne zamandır?

Malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarının uygulanmasında dikkate alınacak sigortalılık süresinin
başlangıcı; malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına tabi olarak ilk defa kapsama girdiği tarih kabul
edilir.

Ancak, 4a (SSK) sigortalıları için işe giriş tarihi ile primlerin ödenmeye başladığı tarih farklı ise, ilk defa
malullük, yaşlılık ve ölüm sigortasına tabi prim ödenmeye başlanan tarih sigortalılık süresinin
başlangıcı olarak dikkate alınır.

Kadınlarda 20 yıl, erkeklerde 25 yıl sigortalılık süreleri burada bahsedilen sigortalılık süresinin
başlangıcından itibaren sayılır.

18 yaşından önce sigortalı olanların sigortalılık süresi ne zaman başlar?

Malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarının uygulanmasında; 18 yaşından önce malullük, yaşlılık ve ölüm
sigortalarına tabi olanların sigortalılık sürelerinin 18 yaşını doldurdukları tarihte başladığı kabul edilir.
Bu tarihten önceki süreler için ödenen malullük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primleri, sadece prim
ödeme gün sayılarının hesabına dâhil edilir.

Örneğin; doğum tarihi 10.07.1974 olan (bayan) kişinin 18 yaşını doldurduğu tarih 10.07.1992 olacak;
doğum tarihi 07.09.1981 olan (bay) kişinin 18 yaşını doldurduğu tarih 07.09.1999 olacak; doğum
tarihi 02.01.1982 olan (bay) kişinin 18 yaşını doldurduğu tarih 02.01.2000 olacaktır. Örneğimizdeki
kişilerin sigortalılık sürelerinin başlangıcı sırasıyla 10.07.1992, 07.09.1999 ve 02.01.2000, sigortalılık
sürelerinin doldurulduğu tarih ise sırasıyla 10.07.2012, 07.09.2024 ve 02.01.2025 olacaktır.

Sigortalılık süresinin başlangıcında bir istisna var!

01.04.1981 (dâhil değil) tarihinden önce malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına 4a (SSK) kapsamında
tescil edilmiş olanlar hakkında yaşa bakılmaksızın sigortalılık süresinin başlangıç tarihi dikkate alınır.
Bunun yanında ayrıca 18 yaş öncesinde geçen çalışma süreleri de prim ödeme gün sayısına ilave
edilir. Örneğin; uzun vadeli sigortalılık başlangıcı 31.03.1981 tarihi olan ve 15.04.1964 doğum tarihli X
(bay) kişisinin 31.03.1981 tarihindeki yaşı 31.03.1981 (-) 15.04.1964 = 16 yıl 11 ay 16 gün. Dolayısıyla
bu kişinin sigortalılık süresinin başlangıcı 31.03.1981 tarihi esas alınacak ve ödenen primler de prim
gün sayısına ilave edilecektir. Bu kişinin örneğin 25 yıllık sigortalılık süresinin dolduğu tarih
31.03.2006 olacaktır.

Sigortalılık başlangıcı 01.04.1981 ve sonrası olup 18 yaşın altında olanların sigortalılık süresinin hesabı
nasıl yapılmalıdır?

Soruyu örnek ile açıklayalım. 01.03.1980 doğumlu olan Bay Ahmet, 03.05.1995 tarihinde berber
dükkânında uzun vadeli sigorta kollarına tabi çalışmaya başladığını varsaydığımızda; Ahmet bey ilk
sigortalı olduğu zaman yaşı 18 yaşın altında (15 yıl 2 ay 2 gün) olduğu için KANUN GEREĞİ sigortalılık
süresinin başlangıcı 03.05.1995 tarihi esas alınmayacak (alınsaydı 25 yıllık sigortalılık süresini
03.05.2020 tarihinde doldurmuş olacak idi), 18 yaşın dolduğu tarih olan 01.03.1998 tarihi esas
alınacak ve 25 yıllık sigortalılık süresini 01.03.2023 tarihinde dolduracaktır.

Sonuç ve öneri olarak; 18 yaşın altındaki sürelerde geçen çalışma süreleri mevcut uygulamada kanun
gereği sadece prim ödeme gün sayısına ilave edilirken, sigortalılık süresinin başlangıcı olarak dikkate
alınmamakta, 18 yaşın doldurulduğu tarih esas alınmaktadır. EYT şartı olarak kabul edilen 08.09.1999
tarihinden önce uzun vadeli sigorta başlangıcı olan ve 18 yaş altındaki çalışanlar da EYT’ den
yararlanabilecek, ancak 18 yaş altındaki işe başlama tarihi aranan 20/25 yıllık sigortalılık süresinin

hesabında dikkate alınmamaktadır. Aslında burada bir tezatlık vardır. Şöyle ki, 18 yaş altındaki
sigortalı hizmetler prim gününden sayılmakta sigortalılık süresinin başlangıcından sayılmamaktadır.
Bu durum Anayasamızın 10. Maddesinde yer alan EŞİTLİK İLKESİNE aykırı olduğu düşünülmekle
beraber 11. Maddesindeki kanunların Anayasa’ya aykırı olamayacağı da dikkate alınmalıdır. 5510
sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 38’inci maddesinin Anayasa’ya aykırılığı
özellikle EYT mevzuunda kendisini iyice hissettirecektir. Bu durum, yukarıda ifade edildiği üzere
kişilerin aleyhine bir durum oluşturduğu, mağduriyet oluşturacağı dikkate alınmalıdır. Bununla
beraber Anayasamızın 60. Maddesinde yer alan “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu
güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar.” düzenlemesinde önemli anlamlar vardır.


Av. Muaz Salih YILDIRIM

 

https://eytdanismanlik.com/18-yas-alti-sigortalilik-sureleri-icin-aymde-dava-acilmali/2249/

SOSYAL MEDYA YASASI-II

SOSYAL MEDYA YASASI-II

 

        Bir önceki yazımızda bahsettiğimiz üzere, ülkemizde kabul edilen sosyal medya yasası birçok konuda düzenlemeler içermekte ancak yapılan bu düzenlemelerde değinilmesi ve tartışılması gereken önemli hususlar bulunmaktadır. Bu yazımızda; yapılan değişikliklerin tartışmalı yönlerini ele alarak kişilerin hak ve özgürlükleri üzerindeki etkileri değerlendireceğiz.

 

  • İlk olarak değinmemiz gereken konu; sosyal ağ sağlayıcıları tanımının kapsamıdır. Sosyal medya yasasının getirilme amacına etkin bir şekilde ulaşabilmek için sosyal medya sağlayıcı tanımına haiz olan platformların hangi kriterlere sahip olması gerektiği açıkça belirtilmelidir. Yani hangi sosyal medya içeriklerinin kaldırma yaptırımıyla karşılaşacağının şeffaf ve karar vericilerin öznel kararlarına bırakılmayacak şekilde tanımlanması gerekmektedir. Bu kriterler belirtilmediği takdirde sosyal etkileşim amacıyla paylaşım yapılan herhangi bir web sitesi dahi bu kapsama gireceğinden bahse konu siteye ağır sorumluluklar yüklenecektir.  Dolayısıyla sosyal ağ sağlayıcı kavramı sosyal medya platformları ile sınırlandırıldığı takdirde sosyal medya yasası asıl amacına ulaşmış olacaktır.

 

  • Sosyal ağ sağlayıcılarından bahsetmişken temsilcilikler konusunda da bazı olumsuz düzenlemeler olduğunu unutmamalıyız. Temsilcilikler öncelikle, İnternet Kanunu’nun 9. maddesine dayalı olarak yapılan içeriğin kaldırılması ve erişimin engellenmesi taleplerini karşılamakla sorumludurlar. Erişimin engellenmesi kararları gerekçeli olarak verilmelidir. Ancak Sulh Ceza Hakimliklerinin bile verdiği erişim engelleme kararlarını gerekçeli olmadığı düşünüldüğünde, herhangi bir hukuk eğitimden geçmemiş olan -ki zaten böyle bir kıstas da belirlenmemiş- temsilcilerin yüzlerce talebe 48 saat içinde gerekçe yazabilmeleri tartışma konusudur.

 

  • Bir diğer önemli husus ise kullanıcı verilerinin Türkiye’de muhafaza altına alınması yükümlülüğüdür. Böyle bir yükümlülük kişilerin kendi gizliliğinden kuşku duymayacak şekilde düzenlenmelidir. Data lokalizasyonu denen sosyal medya platformlarının kullanıcılara ait verilerini bulundukları ülkelerde tutulması zorunluluğu, kullanıcıların mahremiyetlerini koruyacak şekilde şifreleme gibi bir yöntemle garanti altına alınmalıdır. Aksi takdirde en küçük bir muhalefet durumunda anonim olarak fikir beyan eden kullanıcılara “halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu (TCK m.216)” gibi bir suç atfedilebilir, savcılık talebiyle kişilerin her türlü verisine Türkiye’deki temsilcilik ve sunucular vasıtasıyla ulaşılabilir. Bu düzenleme, kişilik haklarına karşı bir ihlal gerçekleştiğinde veya suç işlendiğinde faillerin cezalandırılmasına yardımcı olacaktır. Fakat bununla beraber siyasi baskılar nedeniyle anonim olarak hesap kullanan kişilerin tespit edilmesine de olanak sağlanacaktır. Ne yazık ki bu durumda kişiler duygu ve düşüncelerini ifade etmekten çekinecek, Anayasa tarafından korunan ifade özgürlüğü olumsuz etkilenecek ve temel bir özgürlükte ihlal oluşacaktır.

 

  • Diğer yandan temsilci atama yükümlülüğü yerine getirilmediği takdirde internet bant genişliğinin büyük bir oranda daraltılması ölçülülük ilkesi bağdaşmamaktadır. Bu yükümlülük yerine getirilmediğinde öngörülen idari para cezaları ve reklam yasağının orantısız olmasının yanısıra, bant genişliğinin siteye erişilemeyecek şekilde daraltılması da bireylerin oldukça yaygın kullandığı platformlara erişimini engelleyecektir. Bu düzenleme bireylerin haber alma hakkını kısıtladığı gibi ifade özgürlüğünü de ihlal edecektir. Bu müdahalenin ölçüsüz olduğu gayet açıktır.

 

Nitekim temsilci atamamak kişilik haklarına yönelik bir suç oluşturmayıp sadece saldırı niteliğinde bir eylem yapıldığında oluşan sonuçların önlenememesi ihtimalini göstermektedir. Şunu belirtmemiz gerekir ki kişilik haklarına yönelen bir saldırıyı önlemek için buna sebep olan içeriğin ortadan kaldırılması yeterli bir çözüm olacaktır. Fakat eylemin meydana geldiği siteye tamamen erişilememesi, ölçüsüz olacak ve Türkiye’yi hukuk devletinin özelliklerinden uzaklaştıracaktır.

 

SONUÇ

         Anılan düzenlemenin yapılması için gerçek bir ihtiyaç vardır. Çünkü günlük hayatımızda kullandığımız sosyal medya platformları yurtdışı merkezli oldukları için bu platformlar üzerinden yapılan saldırılar ve işlenen suçlarda erişim engellenememekte ve eylemi gerçekleştiren kişiler de anonim ise kendilerine ulaşılamamaktadır. Ancak devletin pozitif yükümlülüklerini yerine getirmesini amaçlayan düzenleme, içeriğinde amacını aşan, ölçüsüz pek çok yükümlülük barındırmaktadır. Bahsettiğimiz değişiklikler ile maalesef ki bireylerin ifade özgürlüğü, haber alma hakkı gibi Anayasal hakları ihlal edilmiş olacaktır. Öyle ki bireylerin özgürce düşüncelerini ifade edebildiği tek platform sosyal medya olduğundan bu düzenleme ile artık sosyal medya aracılığıyla fikir beyan etmek zorlaşacaktır. Özellikle teknoloji çağında olduğumuz düşünüldüğünde böylesine bir mekanizma bireylerin halihazırda en önemli haklarını kullanabilmesinin önüne geçecek ve yasalaşan bu düzenlemeye dayanılarak haksızlıklar oluşabilecek, var olan düzenlemeler suistimale açık hale gelecektir.

 

Staj. Av. Sinem KORKMAZ

 

 

 

 

 

TÜRK HUKUKUNDA MÜLTECİ VE SIĞINMACILARIN ETKİLİ BAŞVURU HAKKI 2

Türk Hukukunda Mülteci Ve Sığınmacıların Etkili Başvuru Hakkı 2
Önceki yazımızda Türk hukukunda mülteci ve sığınmacıların başvurabileceği hukuki yollar
açıklanmıştır. Bu yazımızda mülteci ve sığınmacılar için var olan hukuki statüler açıklanacaktır.
1. Türk Hukukunda Uluslararası Koruma Çeşitleri
Türk hukuka göre mülteci tanımı uluslararası alanda yapılan mülteci tanımından biraz daha
farklı olduğundan koruma çeşitleri de farklılık arz etmektedir. Türk hukukunca benimsenen
uluslararası koruma çeşitleri şöyledir; mülteci, şartlı mülteci, ikincil koruma şeklinde tanımlanabilir.

a. Mülteci
Türk hukukunda mülteci tanımının coğrafi kısıtlama korunarak, 1951 Sözleşmesi ve 1967
Protokolüne sadık kalınarak oluşturmaya çalışıldığı görülmektedir. Türk hukukunda mülteci
statüsünü belirleyecek olursak bu kişilerin, yalnızca Avrupa ülkelerinden birinden zulüm endişesiyle
kaçıp gelmiş olması gerekmektedir. Avrupa ülkeleri dışından gelen kişiler mülteci kategorisine
girmemektedir bu sebeple onlara mülteci statüsü verilmesi de mümkün değildir.

b. Şartlı Mülteci
Avrupa ülkeleri dışında meydana gelen olaylar sebebiyle; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir
toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncelerinden dolayı zulme uğrayacağından haklı
sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından
yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen yabancıya veya bu tür
olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz
konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen vatansız kişiye statü belirleme işlemleri sonrasında şartlı
mülteci statüsü verilir. YUKK madde 62'ye göre ‘Avrupa ülkeleri dışında meydana gelen olaylar
sebebiyle; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncelerinden dolayı
zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu
ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen
yabancıya veya bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya
dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen vatansız kişidir. Söz konusu
maddeye göre şartlı mültecilerin üçüncü bir ülkeye yerleştirilinceye kadar Türkiye’de kalmasına izin
verilmektedir.
c. İkincil Koruma
YUKK MADDE 63 (1) Mülteci veya şartlı mülteci olarak nitelendirilemeyen, ancak menşe ülkesine veya
ikamet ülkesine geri gönderildiği takdirde;
a) Ölüm cezasına mahkûm olacak veya ölüm cezası infaz edilecek,
b) İşkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye maruz kalacak,
c) Uluslararası veya ülke genelindeki silahlı çatışma durumlarında, ayrım gözetmeyen şiddet
hareketleri nedeniyle şahsına yönelik ciddi tehditle karşılaşacak,
olması nedeniyle menşe ülkesinin veya ikamet ülkesinin korumasından yararlanamayan veya söz
konusu tehdit nedeniyle yararlanmak istemeyen yabancı ya da vatansız kişiye, statü belirleme
işlemleri sonrasında ikincil koruma statüsü verilir.

Bu koruma türünde statü belirlenirken bireyin sınır dışı edilmesi durumunda kötü muamele ile
karşılaşacak olması hali dikkate alınır.
d. Geçici Koruma
Kitlesel akın durumlarında sağlanacak Geçici koruma sistemi, YUKK ile kanuni dayanak kazanmıştır.
YUKK MADDE 91 – (1) Ülkesinden ayrılmaya zorlanmış, ayrıldığı ülkeye geri dönemeyen, acil ve geçici
koruma bulmak amacıyla kitlesel olarak sınırlarımıza gelen veya sınırlarımızı geçen yabancılara geçici
koruma sağlanabilir.
(2) Bu kişilerin Türkiye’ye kabulü, Türkiye’de kalışı, hak ve yükümlülükleri, Türkiye’den
çıkışlarında yapılacak işlemler, kitlesel hareketlere karşı alınacak tedbirlerle ulusal ve uluslararası
kurum ve kuruluşlar arasındaki iş birliği ve koordinasyon, merkez ve taşrada görev alacak kurum ve
kuruluşların görev ve yetkilerinin belirlenmesi, Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılacak yönetmelikle
düzenlenir.
2011-2019 yılları arasında Türkiye’ye gelerek Geçici Koruma kaydını yaptıran Suriyeli Sığınmacıların
cinsiyet dağılımına yönelik veriler incelendiğinde, Suriyeli sığınmacıların yarısından fazlasını
(1.978.313 kişi) erkeklerin oluşturduğu, geriye kalanını da (1.668.576 kişi) kadınların oluşturduğu
ortaya çıkmaktadır. 2014-2019 yılları arasında Türkiye’ye gelerek Geçici Koruma kaydını yaptıran
Suriyeli Sığınmacıların yasal olarak Yerleştirildikleri üçüncü ülkeler sırası ile Amerika Birleşik Devletleri
(ABD) 3.913 kişi, İngiltere 1.948 kişi, Kanada 6717 kişi, Norveç 1926 kişi olduğu, diğer ülkeler ile
birlikte bu rakamın toplamda 15.046 kişi olduğu ortaya çıkmaktadır.

Av. Zeynep PAŞAHAN

SAHİPSİZ HAYVAN SALDIRISINDA İDARENİN SORUMLULUĞU

Sahipsiz hayvanların saldırılarında idarenin sorumluğu meselesi son zamanlarda sık şekilde tartışılmaktadır. Sahipsiz hayvanların sorumluğuna geçmeden önce sahipli hayvanların sorumluğunu incelemek gerekir. Sahipli hayvanların sorumluluğu mevzuatımızda kusursuz sorumluluk olarak düzenlenmiştir. Sahipli bir hayvanın, 3. Kişilerin hayatına, sağlığına veya mal varlığına yönelik verdiği zararlardan dolayı hayvan sahibinin hukuki ve cezai sorumluluğu bulunmaktadır. Bu makalede sahipli hayvanların verdiği zararlardan oluşan sorumluluğa değinildikten sonra sahipsiz hayvanların verdiği zararlardan dolayı idarenin sorumluluğu incelenecektir.

Sahipli Hayvanlar Açısından Sorumluluk;

 Bu konuda 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 67 ve 68 de;

“Hayvan Bulunduranın Sorumluluğu

  1. Giderim Yükümlülüğü

MADDE 67- Bir hayvanın bakımını ve yönetimini sürekli veya geçici olarak üstlenen kişi, hayvanın verdiği zararı gidermekle yükümlüdür.

Hayvan bulunduran, bu zararın doğmasını engellemek için gerekli özeni gösterdiğini ispat ederse sorumlu olmaz.

  1. Alıkoyma Hakkı

MADDE 68- Bir kişinin hayvanı, başkasının taşınmazı üzerinde bir zarar verdiği takdirde, taşınmazın zilyedi, o hayvanı yakalayabilir, zararı giderilinceye kadar alıkoyabilir; hatta durum ve koşullar haklı gösteriyorsa hayvanı diğer yollarla etkisiz hâle getirebilir.

Şeklinde düzenleme yapılmış ve kişilerin can ve mal güvenliğine yönelik bir zarar oluştuğu takdirde bunun hukuki açıdan karşılanması için şartlar açıklanmıştır.”

Yine aynı şekilde 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 177. maddesinde;

“(1)Gözetimi altında bulunan hayvanı başkalarının hayatı veya sağlığı bakımından tehlikeli olabilecek şekilde serbest bırakan veya bunların kontrol altına alınmasında ihmal gösteren kişi, altı aya kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. “

İlgili maddenin gerekçesinde ise;

“Madde ile kişinin gözetimi altında bulunan bir hayvanı başkalarının hayatı veya sağlığı bakımından tehlikeli olabilecek şekilde serbest bırakması veya bunların kontrol altına alınmasında ihmal göstermesi suç sayılmıştır. Fiil somut tehlike suçu niteliğindedir. Suçun oluşması için bir zarar doğması aranmaz. Suç, kişinin gözetimi altında bulunan hayvanın başkalarını hayatı veya sağlığı bakımından tehlikeli olabilecek şekilde serbest bırakması ile ya da bunların kontrol altına alınmasında ihmal göstermesi ile tamamlanır. Gözetimi altında bulunan hayvanı başkalarının hayatı veya sağlığı bakımından tehlikeli olabilecek şekilde serbest bırakan veya bunların kontrol altına alınmasında ihmal gösteren kişinin, bu fiillerinden dolayı bir zarar meydana gelirse; fiilin sebebiyet verdiği netice açısından kast veya taksirine göre cezalandırılacaktır.” Şeklinde düzenleme yapılmıştır.

 Hayvanın tehlike yaratacak şekilde serbest bırakılması suçu, somut tehlike suçlarındandır. Somut tehlike suçlarının varlığından söz edebilmek için fiilin, suçun kanuni tanımında belirtilen konu bakımından gerçek bir zarar tehlikesi (somut tehlike) yaratmış olması gereklidir. Burada fail, gerçekleştirdiği davranış dolayısıyla suçun konusunu maddi olarak bir ihlal tehdidiyle karşı karşıya bırakmış olmaktadır. Somut tehlike suçları hem toplumun genelinin hukuki menfaatlerine hem de bireysel hukuki menfaatlere karşı söz konusu olabilmektedir. Somut tehlike suçlarında, zarar suçlarının aksine suçun neticesinin gerçekleşmesi, gerçek bir zararın meydana gelmesini değil bilakis suçun kanuni tanımında belirtilen netice olarak tehlikeyi gerekçelendirmektedir. Bundan dolayı “tehlikeye neden olma” gerçek bir suç unsurudur.

Ayrıca belirtmeliyiz ki TCK madde 177 kapsamında düzenlenen tehlike suçu olan hayvanın tehlike yaratabilecek şekilde serbest bırakılması suçunun takibi şikayete bağlı değildir. Bu nedenle Ceza muhakemesi hukukuna göre bu suçun re’sen soruşturulması gerekmektedir.

Yukarıdaki mevzuat hükümlerinden de anlaşılacağı üzere, kişilerin gözetim ve sorumluluğu altında bulunan hayvanın, 3. Kişilerin hayatı ve sağlığı bakımından tehlike oluşturacak veya malını zarara uğratacak şekilde serbest bırakan veya ihmali davranışlarıyla gerekli dikkat ve özeni göstermeyenler TCK madde 177 kapsamında cezalandırılacaktır. Bununla birlikte Borçlar kanunu kapsamında uğranılan maddi ve manevi zararı da tazmin etmek zorunda kalacaktır.

Fakat mevcut sistemde sahipsiz veya sokak hayvanı olarak da bilinen hayvanların verdiği zararların tazmini açısından sahipli hayvanlar kadar açık ve net bir sorumluluk çerçevesi bulunmamaktadır. Sahipli hayvanlar açısından suçun somutlaşması sonucunda, oluşan maddi ve manevi zararların tazmini için tazminat davası açılabilirken, sahipsiz hayvanlardan kaynaklı zararlar açısından bu yapılamamakta veya çok uzun sürmektedir. Dolaysıyla sahipsiz hayvanlar tarafından saldırıya uğranması halinde sorumluluğun kimde olacağı meselesi oldukça önemlidir.

Sahipsiz Hayvanlar Açısından Sorumluluk;

 Türkiye’de her yıl yüz binlerce insan hayvan saldırısına maruz kalmaktadır. Bu hayvan saldırılarının büyük çoğunluğu köpek ısırması kaynaklı olup kişiler yaşadıkları acı ve elemin yanında kuduz hastalığı riskine maruz kalmakta ve kuduz tedavisi almaktadır.

Danıştay’ın istikrarlı bir şekilde vermiş olduğu kararlarda sahipsiz hayvanların gerçekleştirdiği saldırılarda sorumluluğun kime ait olduğu noktasında, zarara uğrayanın lehine yerleşmiş diyebileceğimiz kararları vardır. Genel itibariyle bu kararlarda, sorumluluğun, saldırının gerçekleştiği Belediye’ye ait olduğu ve Belediye’nin bu zararı tazmin yükümlülüğünün bulunduğu hükme bağlanmaktadır. (Şen A. Sokak Hayvanlarının Saldırısında Yaralananlar, Kime Dava Açabilir?, 2019, Kasım)

Görüleceği üzere sahipsiz hayvanlardan kaynaklı oluşan zararlar açısından belediyenin üzerine düşen özen ve dikkat yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle sorumluluğu bulunmaktadır. Bu bağlamda 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda ve bu kanuna bağlı olarak çıkartılan 26166 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Hayvanların Korunmasına Dair Uygulama Yönetmeliği’nde, sahipsiz hayvanların bakımı ve gözetiminden yerel yönetimler olan belediyeler sorumlu tutulmuştur. Ayrıca ilgili mevzuatlarda bu durum;

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 125. Maddesine göre ;

“İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.”

5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun 7. Maddesinin 1. Fıkrasının m bendine göre;

“Büyükşehir Belediyesi; hayvan barınaklarını yapmak, yaptırmak, işletmek veya işlettirmekle görevli ve yetkilidir.”

5199 sayılı Hayvan Hakları Koruma Kanunu’nun 6. Maddesinin 4. Fıkrasına göre;

“Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların en hızlı şekilde yerel yönetimlerce kurulan veya yerel yönetimlerce izin verilen hayvan bakımevlerine götürülmesi zorunludur. Bu hayvanların öncelikle söz konusu merkezlerde oluşturulacak müşahede yerlerinde tutulması sağlanır. Müşahede yerlerinde kısırlaştırılan, aşılanan ve rehabilite edilen hayvanların kaydedildikten sonra öncelikle alındıkları ortama bırakılmaları esastır.”

12.05.2006 tarih ve 26166 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Hayvanların Korunmasına Dair Uygulama Yönetmeliğinin 7. Maddesine göre;

“a.)Belediyeler, sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların toplatılması, kısırlaştırılması, aşılanması, gerekli tıbbi bakımlarının yapılması ve işaretlenmesi, alındığı ortama geri bırakılması, sahiplendirilenlerin kayıt altına alınmasıyla ilgili tedbirleri alır.

 ç.) Belediyeler, bölge ve mahallerindeki, özellikle köpekler ve kediler olmak üzere, sahipsiz hayvanların bakımları, aşılarının yapılması, işaretlenmesi ve kayıtlarının tutulmasının sağlanması, kısırlaştırılması, alındığı ortama geri bırakılması ve sahiplendirilmelerinin yapılması için hayvan geçici bakımevlerine gönderilmesi gibi yapılan tüm faaliyetlerde yerel hayvan koruma görevlileri ve gönüllü kuruluşlar ile belediye veteriner hekimlerinin koordinasyonunun sağlanması hususunda tedbirleri alır.”

Bu noktada irdelenmesi gereken husus idarenin sorumluluğudur. Türk Hukuk sistemimizde idarenin sorumluluğu genel hatlarıyla Anayasamız’ da düzenlenmiştir.

Anayasasının 40. maddesi;

“Kişinin, Resmî görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır.” hükmüyle ve

Anayasasının 125. maddesi;

 “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.” hükümleriyle;

 İdarenin mali sorumluluğunun varlığını bireyler nezdinde güvence altına almıştır. Nitekim idarenin bireylere verdiği zararlardan doğan maddi sorumluluğu anayasal bir kural olarak da karşımıza çıkar. İdare

Kamu hizmetini yürütürken verdiği zararlardan sorumlu olacaktır. Anayasanın ilgili hükümlerinden de görüldüğü üzere ilgililerin idarenin eylem ve işlemlerinden zarar görmeleri halinde, idarenin tazminat yükümlülüğü doğacaktır. Türk idare hukukunda da idarenin sorumluluğu idarenin kusur sorumluluğu ve kusursuz sorumluluğu olarak sınıflandırılmaktadır.

Danıştay 15. Dairesi, 2013/5356 Esas, 2016/3705 Karar ve 23.5.2016 Tarihli kararında idarenin hukuki sorumluluğunu şöyle tanımlamıştır:

İdarenin hukuki sorumluluğu, kamusal faaliyetler sonucunda, idare ile yönetilenler arasında yönetilenler zararına bozulan ekonomik dengenin yeniden kurulmasını, idari etkinliklerden dolayı bireylerin uğradığı zararın idarece tazmin edilmesini sağlayan bir hukuksal kurumdur. Bu kurum, kamusal faaliyetler sebebiyle yönetilenlerin malvarlığında ortaya çıkan eksilmelerin ya da çoğalma olanağından yoksunluğun giderilebilmesi, karşılanabilmesi için aranılan koşulları, uygulanması gereken kural ve ilkeleri içine almaktadır.”

Kusurlu sorumlulukta idarenin kusuru bir şart iken, kusursuz sorumlulukta idarenin kusuru aranmayacaktır. Kusursuz sorumluluk esasına dayanan sosyal risk ilkesine göre ise idarenin eylem ya da işlem niteliğindeki fiili ile zarar arasında “illiyet bağı” aranmaz. (Akyılmaz, 2005:183-184).

Kamu hizmetinin sunulması esnasında; hizmetin hiç işlememesi, geç işlemesi, kötü işlemesi hallerinde bireyler nezdinde gerçekleşen zararların, idarenin kusura dayanan sorumluluğu sebebiyle, devlet eliyle tazmini gerekir. Hizmetin hiç işlememesi, geç işlemesi, kötü işlemesi gibi durumlar; idarenin hizmet kusuru olarak adlandırılır. (Özay, 2002:734-735;Gözübüyük, Tan, 2016:751)

Bu durumda idarenin zarardan sorumluluğu, kusura dayanan sorumluluktur. (İdarenin Sorumluluğu Ve Danıştay Kararlarındaki Görünümüne Genel Bakış -Aysema Pelin ŞAŞMAZ)

Danıştay İDDGK, 2012/1657 Esas , 2014/3421 Karar ve 03.11.2014 Tarihli kararında bu husus;

“İdare, yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetlerini yerine getirirken, gerekli teşkilatı kurmak, bu teşkilatın ayni, şahsi ve mali imkan ve araçlarını hizmete hazır tutmak, hizmetin ifası sırasında hizmetin zamanında ve gereği gibi işlemesine devamlı olarak nezaret etmek ve hizmetin işleyişini kontrol etmekle sorumludur. Gerek hizmetin ayni, şahsi ve mali imkan ve araçlarının temin ve ifasındaki kusur, gerekse temin edilen bu araçlarla ifa olunan hizmetin geç işlemesi, gereği gibi veya hiç işlememesi; idareye, zarar gören kimselerin bu sebeplerle doğan zararlarını tazmin sorumluluğunu yükler.”

Hizmet kusurundan bahsedilebilmesi için, ortaya çıkan zarara idarenin üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmemesi, hukuka aykırı tesis ettiği bir eylem ya da işlemin sebep olması gerekir. Belediyeler idari kurumlar olup kamu hizmetinin işleyişindeki yetersizlik, aksaklık ve düzensizliklerden dolayı hizmet kusuru bulunur. Bu durumda hizmet kusurundan kaynaklanan zararlardan dolayı belediyelerin tazminat sorumluluğu bulunmaktadır. Dolayısıyla sahipsiz bir hayvanın saldırısına uğrayan mağdur kişi idari hizmetin hiç işlememesi, geç işlemesi ya da kötü işlemesi şeklindeki hizmet kusuru hallerine dayanarak, idari hizmette yetersizlik, eksiklik ve düzensizlik bulunduğu gerekçesiyle, idarenin hizmet kusurunun bulunduğunu iddia ve ispat ederek idareye karşı maddi ve manevi tazminat davası açabilecektir.

Kişiler sahipsiz bir hayvan tarafından zarar görmesi halinde, idarenin kusur sorumluluğuna giderek, idareye karşı tam yargı davası açabilecektir. Dava açılırken zarar gören kişi, kanunda yazılı olan bu zamanaşımı sürelerine uymalıdır. Aksi halde dava, zamanaşımından ötürü reddedilecektir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında otuz gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.

2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Hakkında Kanunu madde 13/1’e göre;

İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir.”

Zarar gören kişi ilgili davayı, zararın oluştuğu belediye sınırları içerisindeki varsa ilçe yerel yönetimiyle birlikte yine varsa büyükşehir belediyesine karşı birlikte açması gerekmektedir. Ancak bu konuda, son yıllarda farklı Danıştay kararları da çıkmaktadır.

Yukarıda da bahsettiğimiz üzere sahipsiz hayvanların vermiş olduğu zararlar konusunda Danıştay’ın vermiş olduğu istikrarlı kararlar vardır. Bu hususta verilen içtihat kararları şu şekildedir;

 Bu konuda Danıştay 8. Dairesi, 2010/3241 Esas, 2010/3782 ve 25.06.2010 Tarihli Kararında;

 … İli, … Fen Lisesi öğrencisi olan davacıların çocuğu …’in sokak köpeklerinin saldırısına uğraması sonucu yaralanması nedeniyle uğranıldığı iddia edilen 8.000,00 TL maddi ve 2.000,00 TL manevi zararın tazmini istemiyle açılan davada; kamu hizmetinin işleyişindeki yetersizlik, aksaklık ve düzensizliğin hizmet kusuru oluşturduğu ve dolayısıyla sokak köpeklerinin saldırması sonucu meydana gelen ve devlet tarafından karşılanmayan 19.10.2009 tarihli fatura bedeli olan 185,00 TL maddi zararın karşılanması gerektiği, öte yandan duyulan elem ve ızdırabın kısmen giderilmesine dönük olarak 2.000,00 TL manevi tazminatın davalı idarece ödenmesi gerektiği gerekçesiyle maddi tazminat isteminin 185,00 TL’lik kısmı ile 2.000,00 TL manevi tazminat isteminin kabulüne, maddi tazminat isteminin fazlaya ilişkin kısmının reddine karar veren … İdare Mahkemesinin … gün ve E:…, K:… sayılı kararının; buna ilişkin ihale sürecinin uzun sürdüğü, herhangi bir hizmet kusuru bulunmadığı öne sürülerek, 2577 sayılı Yasanın 49. maddesi uyarınca temyizen incelenerek bozulması istemidir.

Hüküm veren Danıştay Sekizinci Dairesince işin gereği görüşüldü :

İdare ve Vergi Mahkemeleri tarafından verilen kararların temyiz yolu ile incelenip bozulabilmeleri 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 49. maddesinin 1. fıkrasında yazılı nedenlerin bulunmasına bağlıdır.

İdare Mahkemesince verilen kararın dayandığı gerekçe usul ve yasaya uygun olup, bozulmasını gerektiren bir neden bulunmadığından, temyiz isteminin reddi ile anılan kararın onanmasına ve yargılama giderlerinin temyiz isteminde bulunan üzerinde bırakılmasına 25.06.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.

Danıştay 15. Dairesi, 2014/426 Esas, 2017/520 Karar ve 26.01.2017 Tarihli kararında;

Seyir halinde iken sürücünün yola çıkan köpeğe çarpmamak için manevra yapması sonucunda direksiyon hakimiyetini kaybetmesi üzerine bariyerlere çarparak yaşamını yitirmesi üzerine ölen kişinin mirasçıları tarafından kazanın meydana gelmesinde idarenin hizmet kusuru bulunduğu ve zararın tazmin edilmesi için Danıştay’a götürülen dava sonucunda, Danıştay belediyenin hizmet kusuru bulunduğuna ve 47.767,90 TL maddi tazminat, 15.000 TL manevi tazminatın idareye başvuru tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davacıya ödemesine karar vermiştir.

 

Bölge İdare Mahkemesi Kararı – Konya BİM, 4. İDD, E. 2019/846 K. 2020/596 T. 2.7.2020

“Dosyanın incelenmesinden; davacının 12.06.2016 tarihinde Antalya İli, Döşemealtı İlçesi, A2 Mah. eve dönerlerken, önce eşi ve 9 yaşındaki çocuğunun sahipsiz ve başıboş köpeğin saldırısına uğrayarak yaralandıkları, eşi ve çocuğunu köpekten kurtarmaya çalışırken kendisinin de aynı köpeğin saldırması sonucunda elinden yaralandığı ve elinde işlev kaybının meydana geldiği, köpek saldırısı sonucu yaralanarak maddi ve manevi yönden zarara uğramasında, ilgili Kanun ve Yönetmeliklerde öngörülen yükümlülüklerini yerine getirmeyen, kent içinde ve yaşam alanlarında sahipsiz, başıboş ve güçten düşmüş hayvanları toplayarak, barınaklarda muhafaza etmeyen ve gerekli tedbirleri almayan davalı idarenin hizmet kusurunun bulunduğundan bahisle, tazmin istemiyle 28.07.2016 tarihinde yaptığı başvurunun 15.08.2016 tarih ve 260 sayılı işlemle reddi üzerine, (fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere) maddi kayıplardan dolayı uğradığı zararlara karşılık 1.000,00 TL maddi ve psikolojik sorunlara yol açması, üzüntü ve elem duyması nedeniyle uğradığı zararlara karşılık ise 30.000,00 TL manevi olmak üzere toplam 31.000,00 TL tazminatın ödenmesine karar verilmesi istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır. Dairemizin 01/11/2019 tarihli ara kararı ile dava konusu olay sebebiyle davacının maruz kaldığı geçici iş gücü kaybından dolayı ödenmesi gerekirken maddi tazminat miktarının hesaplanması için bir aktüerya uzmanı üzerinden bilirkişi incelemesi yaptırılması kararı üzerine dosya bilirkişiyi teslim edilmiştir. Dava konusu olayda; davalı idare tarafından ısırma konusu olay öncesinde ilgili köpekle ilgili herhangi bir şikayet bulunmadığı bu nedenle sorumlulukları olmadığı iddia edilmekte ise de; 5393 sayılı Belediye kanununun ” Belediyenin görev ve sorumlulukları” başlıklı 14. maddesinin son bendlerinde belediyelerin sorumluluk alanlarının belediye sınırları olduğu vurgulanmış olup çevre ve çevre sağlığından, sokakların düzenlenmesi ve güvenliğinden sorumlu bulunan davalı idarenin bu hizmetini eksik olarak yerine getirmesi nedeniyle davacının zarara uğradığı sonucuna ulaşılmaktadır.

Bu durumda davalı idarenin hizmet kusuru nedeniyle hem kendi yaşadığı travma hem de çocuğu ve eşinin de saldırıya maruz kalması sebebiyle yaşamış olduğu korku panik ve endişeden dolayı çektiği manevi sıkıntılar tartışmasız bulunan davacıya daha yüksek miktarda manevi tazminat ödenmesi gerektiği kanaatine varılmış olup, bilirkişi raporunun davacı tarafa tebliğine karşın anılan tarafça maddi tazminat miktarının ıslahının talep edilmemesi nedeniyle taleple bağlı kalınarak 1.000,00-TL maddi ve takdiren 12.000,00-TL manevi zararın, davalı idare tarafından bavşuru tarihi olan 28.07.2016 tarihinden işletilecek yasal faizi ile birlikte davacılara ödenmesi gerektiği, manevi tazminatın fazlaya ilişkin 18.000,00-TL’lik kısmı açısından ise davanın reddi gerekmektedir

Danıştay 8. Dairesi, 2012/6599 Esas, 2018/6994 Karar ve 15.11.2018 Tarihli kararında;

“Öte yandan; manevi tazminata hükmedilebilmesi için idarenin hukuka aykırı bir işlemi veya eylemi sonucu ağır bir elem ve üzüntünün duyulmuş olması ya da ilgilinin şeref ve onurunun zedelenmesi veya kişinin fizik yapısını zedeleyen, yaşama ve kazanma gücünün azalması sonucunu doğuran olayların meydana gelmesi gerekmekte olup; doktrinde de kabul edildiği üzere, manevi tazminat ilgilinin mal varlığında meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı olmayıp, manevi tatmin aracıdır. Başka türlü giderim yollarının bulunmayışı veya yetersiz kalışı, manevi tazminatın parasal olarak belirlenmesini zorunlu hale getirmektedir. Olayın gelişimi ve sonucu, ilgilinin durumu itibarıyla uğradığı manevi zarara karşılık takdir edilecek manevi tazminatın, manevi tatmin aracı olmasından dolayı zenginleşmeye yol açmayacak miktarda, fakat idarenin olaydaki kusurunun niteliğini ve ağırlığım ifade edecek ölçüde saptanması zorunlu bulunmaktadır.

Mahkemece, 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu ve bu Kanun uyarınca çıkarılan yönetmelikte, sahipsiz hayvanların gerekli bakım ve kontrolleri yapıldıktan sonra alındıkları ortama bırakılmaları ve kendi doğal ortamlarında yaşamalarının sağlanmasının öngörüldüğü, bunun dışında belediyelerin bu hayvanları ayrılmış bir ortamda toplayacaklarına ve başıboş dolaşmalarım engellemeleri gerektiğine dair mutlak bağlayıcı bir düzenleme bulunmadığı belirtilmiş ise de; yerleşim merkezlerinde veya bu merkezlerin yakınında toplu halde yaşayan sokak köpeklerinin yaşadıkları alanın doğal bir ortam sayılamayacağı, evsel atıkla beslendikleri ve her zaman yiyecek bulamama ihtimallerinin bulunduğu hususları da dikkate alındığında, kamu hizmetinin devamlılığı esası gereğince belediyelerin görevinin, sokak köpeklerinin gerekli bakım ve kontrollerini yaptıktan sonra alındıkları ortama bırakılmaları ile sona ermeyeceği sonucuna ulaşılmıştır.

Olayda; söz konusu yerde daha önce de benzer olayların yaşanmasına karşın gerek taşınmaz maliki ve idarecisi olan üniversite yönetimi tarafından yerel yönetimlere durumla ilgili bilgilendirme yapılmadığı ve önlem alınmadığı, gerekse Belediye Yasaları ile 5199 sayılı Yasa uyarınca beldedeki insan ve çevre sağlığı açısından artık tehdit mahiyetinde bulunan saldırgan sokak hayvanlarını toplayıp rehabilite etme konusunda Valilik, büyükşehir ve ilçe belediyesinin görevlerini gereği gibi yapmadığı ve kusur sorumluluğunun bulunduğu açıktır.

Bu itibarla; İdare Mahkemesince, olayda sorumluluğu bulunan Ankara Valiliği, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Rektörlüğü ve Çankaya Belediye Başkanlığı da hasım konumuna alınarak dosya tekemmül ettirildikten sonra, davacının maddi zararı somut bilgi ve belgelerle ortaya konularak ve manevi zarara ilişkin koşulların oluşup oluşmadığı değerlendirilerek bir karar verilmesi gerekirken, yukarıda yer verilen gerekçelerle davalı idarenin hizmet kusuru bulunmadığından bahisle davanın reddine karar veren İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet görülmemiştir.”

Danıştay 8. Dairesi, 2020/7528 Esas, 2021/1532 Karar ve 12.03.2021 Tarihli kararında;

“İdarenin hizmet kusuru nedeniyle başıboş köpeklerin saldırması sonucunda davacının yaralandığı ve tedavi gördüğü anlaşılmakta olup, sokak köpeklerinin saldırısı sonucu yaşadığı travmanın etkisinin, yaşadığı acı, elem ve üzüntünün kısmen de olsa hafifletilebilmesi amacıyla 3 bin lira manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği sonuç ve kanaatine varılmıştır. Açıklanan nedenlerle davanın kabulüne, idareye başvuru tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte 3 bin lira manevi tazminatın, davalı idare tarafından davacıya ödenmesine karar verilmiştir.

Yukarıda belirtilen mevzuat hükümlerinin birlikte değerlendirilmesinden; sahipsiz hayvanların, başta köpekler olmak üzere, korunması, bakım ve gözetimi, saldırgan olanlarının eğitilmesi ve sahiplendirilmeleri, hayvan bakımevlerinin kurulması vb. birtakım görev ve sorumlulukların valiliklere, büyükşehir ve ilçe belediyelerine ait olduğu anlaşılmaktadır.

Kamu idareleri yapmakla yükümlü bulundukları hizmetleri gereği gibi ifa etmekte beraber bu hizmetin işleyişini sürekli olarak kontrol etmek ve hizmetin yürütülmesi sırasında gerekil önlemleri almakla da yükümlüdür. İdarece bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi suretiyle hizmetin kötü veya geç işlemesi ya da gereği gibi işlememesi sonucunda bir zarara sebebiyet verilmiş olmasının, idareye hizmet kusuru nedeniyle meydana gelen maddi veya manevi zararları tazmin sorumluluğu yükleyeceği idare hukukunun yerleşmiş ilkelerindendir.

Olayda; ilgi mevzuat gereği sahipsiz hayvanların kontrolünü takip etmek, sahipsiz hayvanlarla ilgili sorunların tespiti ve bu sorunların çözümlerini karara bağlama konusunda görevli ve yetkili olduğu görülen Konya Valiliğinin ve sahipsiz hayvanlara barınak yapmak/yaptırmak, işietmek/işlettirmek görev ve sorumluluğu olan Konya Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın da hasım mevkiine alınması gerekmektedir.

Bu durumda; davalı Karatay Belediye Başkanlığı yanında, olayın özelliğine göre müteselsilen sorumluluğu bulunan Konya Valiliği ve Konya Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın da hasım konumuna eklenmesi gerekirken sadece Karatay Belediye Başkanlığı husumetiyle karar verilmesinin yürürlükteki mevzuata aykırı bir sonucu ifade ettiği anlaşılmakta olup, kanun yararına bozma isteminin kabulü gerektiği sonucuna varılmıştır.”

SONUÇ

Danıştay, vermiş olduğu kararlarda, sokak köpekleri tarafından bir vatandaşın ısırılmasında, ilçe belediyesinin yanı sıra büyükşehir belediyesi ile valiliğin de sorumlu olduğuna hükmetmiştir. İlçe Belediye Başkanlığı yanında, olayın özelliğine göre müteselsilen sorumluluğu bulunan İl Valiliği ve İl Büyükşehir Belediye Başkanlığının da sorumluluğu söz konusu olabilir.

Av. Erdem ARIKAN

 

 

-(İdarenin Sorumluluğu Ve Danıştay Kararlarındaki Görünümüne Genel Bakış -Aysema Pelin ŞAŞMAZ)

-(Şen A. Sokak Hayvanlarının Saldırısında Yaralananlar, Kime Dava Açabilir? (2019, Kasım))

-Sahipsiz hayvan saldırılarında sorumluluk – Av. Asil ÖZKAN & Stj. Av. Serkan TAĞAL

-Hayvanın tehlike yaratabilecek şekilde serbest bırakılması – Av. Tolga Keskin